17 Eylül 2008 Çarşamba

Appaloosa

Cocuklugunun ilk hatirlanan filmlerinden biri olarak "Sabata"yi aklindan cikaramayan birisi icin, heyecanlandiran bir yapim Appaloosa.

Hic bir western sirali ikilisi Clint Eastwood ve Lee Van Cleef kadar vurucu olamayacaksa da nazarimizda, artik Aragorn olarak anilmasi alninin yazisi olan Viggo Mortensen ve (en azindan bizim icin) en son "cok hatirlanan" isi "Enemy At The Gates" olan Ed Harris de bu tip filmlerde plase olabilecek aktorler. Ya da uzun zamanli western yoklugunda bize oyle geliyor. Filmin nisa taifesinden mensubu da Renée "Bridget Jones" Zellweger.

Filmin 1960'li yillarda cekilen ve Marlon Brando'nun basrol oynadigi adasiyla bir alakasi var mi, bilemiyorum ama konusu soyle:
Yukarida ismi zikredilen iki abimiz Virgil Cole and Everett Hitch olarak, kasabaya ulastiklari andan itibaren Randall Bragg isminde bir hirsiz-ugursuzu defetmeye yemin ederler. Bu arada kasabaya gelen genc ve cekici dul Allison French isleri degisik bir mecraya surukler. Ve (bir anlatim klasigi olarak) Olaylar gelisir...

Son not olarak, filmin adinin, parcali renkli ve oldukca guzel gorunuslu atlara verilen gelen bir isim oldugunu da belirtelim.

Bir Deplasman Diyalogu

Sezon basladi, haftayi ucledi, deplasmanlar hararetleniyor.
Biraz yakin nostalji.

1 Mart 2008
Ankaragucu-Fenerbahce maci.
Sabahin 8'inde Ankara'ya inmis bunyelerin, kameraya cekilen yol ustu sohbetinin scripti.
--------------------
Barad-Dur : Evet, saat 8:30, biz sap gibi Ankara’dayiz.
Van basten : Hadi, Kizilay’a gidelim, gel.
Barad-Dur : Ankaraguclu ariyoruz ama yolda yok.
Van basten : Ankaragucluyuuuuuz oooooo oooooo
Barad-Dur : Ne Kizilay’a gidelim?
Canarino : Hemen Kizilay’a gidelim a…a koyim.
Barad-Dur : Her kelimede kufur var a…a koyim.
Van basten : Ben biliyorum Ankara’yi abi.
Barad-Dur : Istanbul… (sak sak sak)
Van basten : Istanbul… (sak sak sak) Istanbul… (sak sak sak)
Barad-Dur : Ben biliyorum Ankara’yi a…a koyim. Niye o zaman…
Canarino : Lay lay layyyy
Van basten : Kizilay’in orta yerine gitsek, cay bahcelerini soyle “Biz Istanbul cocuguyuz lan” falan diye dagitsak.
Barad-Dur : Kalkin lan.
Van basten : Sandalyeleri falan kafalarda kirsak.
--------------------
Ne diyeyim lan bize?

PS : 5 dakikada Ankara'nin ve alemin en mukellef sofralarindan birini kurup, muhabbete sahika yaptiran, resmin soldan saga sonuncusu Ozgur abi'ye ayni guzellikte mukabele etmeden bu dunyadan gocersek, her birimizin gozu acik gider... Yarim saatte bir buyuk ve kompartiman uykusu...

16 Eylül 2008 Salı

Bir Hipodrom Efsanesi : Yavuzhan

Ucuncu Flying Dutchman yazimiz rahmetli Yavuzhan hakkinda oldu. Arz ediyoruz.
--------------------------------
Yavuzhan ile ilgili yazıya, sahibinin, kendisi hakkinda söylediği şu cümleler ile başlayalım: “Yavuzhan öldüğü zaman ben hastalandım..Birkaç gün sürdü rahatsızlığım..Evden biri ölmüş gibi oldu.Herkes çok üzüldü.Sanki evladım öldü.Onun için Foça’daki çiftliğimizde özel bir anıt mezar hazırladık.”

Bu kadar özel bir at mıydı Yavuzhan? Evet, öyleydi. Belki bir çok atın olmadığı kadar özeldi.“Alt tarafı at ulan bu. Ne özelliği olacak?” diyebilecek münasebetsizlere “Yavuzhan, hayata dair bir dersti” diye cevap verebiliriz. 60’dan fazla yarış koştu. Bir kez bile mücadeleden vazgeçtiğine tanık olunmadı. Hayatla ilgili dersleri müşterek bahis üzerinden vermek, makul ve makbul bir örnekleme gibi görünse de, koltuğunun altında dersane klasöruyle kurstan kaçan ve yan yan top oynamaya giderken, ganyanın penceresinden “Bu senin oğlan değil mi lan Yakup?” şeklinde ispiyon edilen çocuğa babasının çektigi “Biraz da şu attan ders al. Bir günden bir güne "Yapamiyorum" demedi” şeklindeki azar, Yavuzhan vakasının kamu efkarı tarafindan görünüşünü bizlere özetler sanırım. Anti parantez, idol olarak kendisine muhtemeli 1.15 olan bir at sunulan çocuğun istikbali de merak konusudur…

Yavuzhan’ın babası “25 Hilalu Zaman 54/75” enteresan bir aygırdır ve belki Yavuzhan olmasa, yavrularının çoğu “Kumcu babas ıabi bu” dedirtebilecek safkanlardır.İlk anda akla gelenler arasında; Osman Hattat’ın sahibi olduğu taşra pistlerinin sürprize koşan uzun mesafe kaçaklarından Asyel,“gelir gelmez (ekseriyetle gelmez ama geldiği zaman bombalar patlar, kuponlar ölür) orasi bilinmez ama her iki kum yarışından birinde koşar” imajındaki Heybetli 4,bilhassa 2000-2001 İzmir sezonunda koştugu açık yarışlarda ezeli rakibi Bayraklı’ya çakmaktan bitap kalan ve ikiliden düşmeyerek yarışseverleri kendisine bağlayan Mağrip, pistlerin gördüğü en inatçı beyaz bayrak-ayna atlardan ve “Kaçarım. Yetişip, geçerler. Bir daha kaçarım. Ben bu işi hep yaparım” iddiasında Nurtay,üzerindeki jokeyin en ufak calışmasında yarışı bırakan ama jokey hiç bir şey yapmadığı takdirde, grubuna uygun her atı silip süpürebilecek nitelikte yetenekli Sih Taha ve (kafadan hatırladığım) son safkan olarak, bir sürü değerli kum atının ötesinde, Ağakaraca gibi Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi piste özel atlarından birinin babası olan Volga 2, Yavuzhan’ın babadan kardeşidirler. Anne tarafından kardeşlerine dair benim hatırlayabildiğim fazla bir at yok. Yalnız bildiğim kadarıyla, yine meşhur çim atlarından, bolca açık koşu galibi Tunca yavrusu Bozdağ'ın annesi Ajda, Yavuzhan’ın ana-baba bir öz be öz kardeşidir. Bir diger vasat üstü diyebileceğimiz öz kardeşi de Al-Işık’tır.

Yavuzhan, yarış hayatı boyunca 66 kez koştu, 42 birincilik, 16 ikincilik,3 üçüncülük,1 dördüncülük alırken, sadece (ikisi son yarışlarında olmak üzere) 4 kez tabela dışında kaldı.

Daha ilk yarışında, 900 metre çim pistte, Tınay Adışen ile maidendan çıktı. Tınay stilinde bir jokey ile ilk kez yarış koşan bir atın maidendan çıkması (o zaman bizim olduğumuz gibi) acemi yarışcıları saşırtabilir ama Yavuzhan’ın jokeye falan çok da takılmadığı ve kendine hitap eden her grubu paramparça edebileceği belgelenmişti bu yarışla. Sonraki yarışlarda, Yavuzhan’ın gücünün yetmeyeceği bir grubun var olmadığı da alenen görülecekti.Yine Tınay’la koştuğu Handikap yarışını, bu kez derecesini geliştirerek kazandı Yavuzhan. Ve bir daha da handikap koşmadı.

“Bir yarış kazanan şanslı olabilir. İki yarış kazanan formdadır. Üç yarış kazanan ise artık sürdirektir, kaybedene kadar tek atılır” şeklindeki biraz da mabaddan uydurma altın kaplama kuralı, İmparator Süleyman Akdı’nın idaresinde üst üste koştuğu iki Kısa Vade yarışı da kazanarak, bozdurmadı bu genç safkan.Bir şey daha dikkati çekiyordu bu aşamada. Yavuzhan, rakip ne kadar koşuyorsa o kadar koşuyor, ancak fotofinişe yakın garantiliyordu kazanmayı. Heyecanla bağırıp çağıranlar bile sonuç kestirebiliyorlardı aslında. Yavuzhan bir sekilde kazanacaktı…

Bu sefer Halis Karataş’la ilk kez koştuğu acık yarışı ikinci bitirdi Yavuzhan. Bu yarıştan sonra koştuğu dört açık yarışta, hepsi de “Deterjan” Akın Özdeniz’le olmak üzere, iki birincilik, iki de ikincilik alarak İzmir’e doğru yola çıktı.

Yavuzhan İzmir’de, iki tanesi Akın, sonuncusu ise Engin Yalçın’la olmak üzere 3 kum yarışını da birincilikle bitirecek ve yarış severlerin gözünde “Olmuş lan bu at” mertebesine yükselerek bir daha yarış hayatının sonuna kadar Açık Yarışlardan başka hiç bir yarışta yer almayacaktı.Hepsi birbirine benzer yarışlarla ve başarılarla geçen sezonların ardindan kendi jenerasyonuyla beraber yaşlanan Yavuzhan, inatçılığından ve zor başa çıkılırlığından fazla bir şey kaybetmiş değildi ama “yaşlılık” inceden inceye kendini belli ediyordu.Mukemmel bir 1996 senesinin ardından, 1997 sezonunun sonlarında koştugu ve birinde tabela dışı kaldığı iki yarış sevenlerini üzdü ve ufaktan "acaba" dedirtti. İtiraf etmek gerekirse, olanca hayranlığıma ragmen, Suleyman Akdı’nın pilotluğu baska atların üzerinde ve bendeniz de bir "imparator" hayranı olduğumdan mütevellit, şiddetle geçilmesini istiyordum. Nitekim ileriki sezonlarda Süleyman Akdı, bunu bol bol yapacak, kendi kariyerine kupalar eklerken, Yavuzhan’ın seyir defterinde birincilik dışındaki haneleri dolduracaktı.

Yeni sezonda genç Ağakaraca, amcasını geçemese de cok zorladı. Bilgin, Nurtay ve diğerleri onu cok yıprattılar. Ancak en büyük darbeleri, Süleyman Akdı’nin bindiği, Armağan Turhan’ın Haberbatur’u, Halis Karataş idaresindeki Yavuzhan’ı defalarca geçerek vurdu. Tevatüre gore, Yavuzhan’ın sol gözü artık iyi görmüyordu. Bunu bilen Suleyman Akdı, durumu kendisine avantaj kılarak, “Yanındaki kadar koşmayı” adet edinmiş olan Yavuzhan’ı hep faka bastırıyordu.Gülerce ekürisinin yeni atı Caş da piyasadaydı artık. Bu Özgün yavrusu, çimde mükemmel bir performans sergiliyordu. Bu senelerde yaşanan ve spikerin bağırmaktan sesinin kısıldığı Caş-Yavuzhan-Sergen-Tamerhan mücadelesi yarışseverlerin unutamayacağı arap yarışlarından biri olacaktı. Velhasıl, Caş gençti. Artık onun zamanıydı.

Yavuzhan, yarış yaşantısının son senesine işte bu tabloyla girdi. Ama hazin vedasından önce eski bir dostuyla yapacaklari işler, kazanacakları kupalar vardı.1995’de İstanbul kumunda bir üçüncülükle fasıla verilen Süleyman Akdı-Yavuzhan birlikteliği, İzmir’de, tam 4 yıl sonra yeniden başlıyor ve 4 Açık Koşu galibiyetiyle süsleniyordu. Her ne kadar son iki yarışını tabela dışında tamamlasa da Yavuzhan, pistlerde yer aldığı 6 yıl boyunca yaptığı unutulmaz resmi geçidi, ismine yakışır şekilde sonlandırmış oldu.

“Yarış karakteri” meşhur bir tamlamadır bu alemde. Bunu tarif etmek zor olabilirdi ama Yavuzhan’ı görmüş bir insan için bu tabir, fazla izahat gerektirmez.

Ankara’da, İstanbul’da ve İzmir’de koştu. Kazandı.

900’den 2400’e, kum-çim ayırt etmeden her mesafe ve pistte koştu. Kazandı.

Akın Özdeniz’den Engin Yalçın’a, Ertul Cankılıç’tan Halis Karataş’a, Kadir Altınöz’den Süleyman Akdı’ya, Tınay Adışen’e kadar stili birbirinden çok farklı jokeylerle koştu. Kazandı.

Açık Grup 1, Grup 2, Grup 3, bütün kupalara adını yazdırdı.

Belki Yavuzhan, 20’den fazla kez geçildi ancak Yavuzhan’ı geçebilen, onun elinden kupa alabilen bir kaç jenerasyon at (onun yokluğunda daha başarılı olabilecekken) yarışlarda yıprandıkları,üst üste onunla mücadeleye dayanamadıkları için ya sakatlandılar ya da bir formsuzluk döneminden sonra kendilerini toparlayamadılar. Kendi gruplarının değil, bir alt grupların atı oldular. Son senesine kadar her koşusu “Sen beni geçemezsin. Hadi bu yarış geçtin ama sonrasını göremezsin” şeklindeydi şampiyonun.

Velhasıl, bir Yavuzhan geldi, geçti pistlerden. Sahibiyle başladık, antrenörüyle bitirelim. Ne demis M. Çay?

“İlk startında ve taylığında ne kadar kaliteli bir at olduğunu anlamıştık.. Zaman ilerledikçe kendiliğinden görüldü zaten...Her mesafenin rekortmeni oldu.. Ayrıca çok ekonomik koşardı.. Hep yakın ara kazandı.. Rakibi ne koşarsa bir fazlasını koşardı sadece.. Çok yarış kazandık fotoyla.. Yavuzhan ile aynı döneme Akyel,Sih Taha , Hastay gibi birçok kaliteli at denk geldi.. Çoğu Yavuzhan’dan dolayı gerçek gücünü gösteremedi.. En çok Haberbatur direndi bize.. Çünkü o da Yavuzhan’ın performansının düştüğü bir dönemde rakip oldu bize.. Ancak Yavuzhan ile Haberbatur’u yan yana koymak mümkün değil..”

Bir dahaki yazımızda, sıra dısı jokey Ertul Cankılıç ve kazandığı Gazi Koşu’larını konu edeceğiz.

Dulce Bellum Inexpertis

"Savas, onu tatmamislar icin guzeldir" manasinda Latince bir soz. Savas, mukabele edeni olmadan saldiran icin de guzeldir, suphesiz...

Fenerbahce Tribun Tarihi, mecazi anlamda nice savaslar yazdi. Tribun, genel manasiyla, bir mucadele dusturunun mekani oldugundan, seyir defteri mucadelelerle doldu, tasti. Ancak bugunlerde yasananlar kadar aci verici, yorucu bir surece sahit olmamistir, bir asirdan fazla zamandir cayir acikliginda top kosturulan o semt cografyasi.

Fenerbahce Baskani, butun diyalog cabalarina kendisini, butun cozum onerilerine kulagini kapatmis durumda. Tribunde sartlar gun gectikce zorlastiriliyor. Tribunu ikinci adresi, oradakileri can yoldasi bilenler icin "Biz burada yabancilari sevmeyiz" kivaminda bir yer haline geliyor koltuklar alemi.

Ve tepeden tirnaga bir ironiyle, takim otobusunun sol alt kosesi...

Allah, tribundeki tum agabeylerime ve kardeslerime bir kez daha sabir versin.

Rekor ve Damon Hill

Pesinen soyleyelim ki motor sporlari denen seyle pek fazla ilgimiz yoktur. Kucuk yaslarimizda Beykoz'un Bozhane koyunde mukim dedemlerin yanina gittigimizde "Bozhane Tirmanma Rallisi" diye bir seye rastlayip, defaten izlemisligimiz vardir ama neden yapildigina degil de, neden izlendigine anlam verememek de o zamanlardan kalmadir kafamizda.

Siz kenarda durursunuz, bir araba gecer, insanlar alkislar. Siz kenarda durursunuz, bir araba daha gecer, insanlar yine alkislar. Billur tuz reklami gibi, akar, akar, akar...

Formula hadisesi de oyle. Tamam, hastasi cok. Muazzam bir organizasyon falan ama at yarisi kadar bile takip edilebilir bir sey degil ki bu meret. Hadi televizyondan neyse de yerinden izlemek? Ne bileyim, belki sampanya zamani eglenceli, o kadar...

Belki haddinden fazla sig yaklastik olaya ama gecen gun Monza pistinde, 21 yasinda, Sebastian Vettel (yukaridaki) adinda bir genc kardesimiz en genc F1 kazanan pilot oldu.

Uzun zamandir F1 hadiselerinin yuzune bakmayan biri olarak, "Dur o musabakayi da izleyeyim, aman burada spor olayi mi var, kacirmayayim" seklindeki lise yillari geldi aklimiza.

James Bond fimlerinde oynasa pek yadirganmayacak Ingiliz bir pilot abimiz vardi, Damon Hill diye. Babasinin da F1 sampiyonu oldugunu, kucukken kendi capinda bir punk albumu cikardigini ve muzik konusunda profesyonel calismalari da bulundugunu Eurosport notlarindan ogrenmistik. Schumacher'le surekli kapisan ve pistte olsun, demeclerde olsun, ona gider yapan bir abimizdi. Guzel insandi vesselam...

Nerelerdedir acaba? Album mu cikariyor, yoksa TV'de F1 yorumu mu yapiyor?

14 Eylül 2008 Pazar

Tekin Akmansoy

Denizlili sanatci ama en bilinen senaryosu be oyunculuguyla Kayserili isadami Nori Kantar, yani Tekin Akmansoy'a dair bir roportaj yayinlandi, gecende Hurriyet gazetesinde. Turkiye'de sanatcilik uzerine. Ustadin sozlerine dikkat etmek gerek.

Duzgun ve akil sanatci kisiliginin yaninda, cok da iyi bir Fenerbahcelidir, Akmansoy. 85 yasini doldurmasina ragmen, dinc bir sekilde, Fenerbahce'nin basketbol ve (bilhassa) voleybol maclarinda her daim gorebilirsiniz kendisini.

Yukaridaki, tam ortada Tekin Akmansoy'un bulundugu bir Burhan Felek Spor Salonu cikisi resmi. O salonu da ozlemedik degil. Bir suru maclar ve bir de sampiyonluk kazandik Caferaga'da ama Burhan Felek voleybola daha evla geliyor gonullerde.

Orada alinacak bir sampiyonluk; Anadolu ile mac yapmaya giden Fenerbahce'de cocuk yastaki oyuncular Zeki Riza Sporel'i ve Alaaddin Baydar'i gorunce, "Futbola degil de celik comak oynamaya mi geldiniz?" diyen ama yedikleri 7 golun 4'unu birinden, 3'unu digerinden gorunce buyuk ihtimalle sasiran, rahmetli Burhan Felek'e de hinzir bir selam olurdu hem.

Baska bahara...

13 Eylül 2008 Cumartesi

Princess Of The Night (by Saxon)

She used to be an ironhorse
Twenty years ago
Used to bring the mail to me
Through the ice and snow
I've sat alone and watched her
Steaming through the night
Ninety tons of thunder
Lighting up the sky

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

Speeding, sparks like lightning
Engine working hard
Furnace on the foot plate
Shining in the night
Iron striking metal
The sound of racing steel
It's all I ever wanna hear
It's music to my ears

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

Ninety tons of thunder
Lighting up the sky
Steaming red hot pistons
See the wheels flash by
Hear the whistle blowing
Streaking down the track
If I ever had my way
I'd bring the princess back one day

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky
(sky, sky, sky)

Hacettepe Deplasmani

Mac oncesinde bizim foruma sunu yazmisiz:
Bu deplasmani kazanirsak "Ligin yeni ve iddiasiz ekiplerine puan sacma" aliskanligimizi biraz ezeriz diye dusunuyorum.

Olmadi, aliskanlik devam etti. Maca dair soylenecek bir suru sey var. Hakemden, futbolculara kadar edilecek milyon kelam bulunabilir. Ancak hepsinden onemlisi bir tespit olarak, bir maclik ya da bir sezonluk degil, daha uzun (neredeyse 10 yillik) bir surecin tartisilmasi gerekliligini ortaya cikaran onlarca ornege eklenen bir musabaka oldugunu soyleyebiliriz bu macin.

Hafta icerisinde Aziz Yildirim'in "Biliyorum..."lar uzerine sekillenen konusmasinin akabininde alinan bu maglubiyet, suphesiz "Hayir, bilmiyorsunuz" demek degil ama yukarida bahsi gecen surece baktigimizda, "Herseyi biliyorum" ile (konuya atfedilecek bir yapi icermemesine ragmen) "Bildigim tek sey, hic bir sey bilmedigimdir"in ortasinda yer almasi gereken bir icra makamina duyulan ihtiyac su anda, sag aciktan da sol aciktan da ve turlu mevkiiden de daha elzem durumda oldugu gozukmuyor mu?

Mukemmel Orijin

Atlarda anneden-babadan gelen ozelliklerin degerlendirilmesinde kullanilan bilgi yumaginin halk arasindaki adi orijindir.

Misal, bir atin babasi iyi cim kosuyorsa, % 100 isabetle olmasa da soz konusu yavrunun da cimde basarili olacagi ongorulur. Hele hem anne, hem de baba kaliteli safkanlarsa, atin gosterdigi yarislar ne olursa olsun, hep bir "Bu yaris olmadi ama digerinde patlar. Neticede orijini iyi abi" dusuncesi vardir yarisseverlerde.

Mevzu insanlar icin gecerli midir? Herhalde atlarda oldugu kadar degildir. Misal bir Johann-Jordi Cruyff geliyor akla, olacagi olsa o olurdu kabilinden.

Resimde Andre Agassi-Steffi Graf ciftinin ilk cocuklari Jaden Gil, ebeveynlerinin kucaginda gorunuyor. 22 Ekim 2001 tarihinde, yalnizca annelerinin sahitligiyle evlenen Agassi-Graf ciftinin, nikahtan 6 hafta sonra premature olarak dunyaya gelen ilk yavrulari. Kendisinden iki sene sonra da kiz kardesi Jaz Elle dogdu.

Peder Beyleri Andre Agassi sempatiktir. Turnuvalarda tarafimizdan tutulurdu ama valide hanimlarina kariyeri boyunca isinamadik.

Gozumuzu actigimizda tenisci diye tek olur bildigimiz Martina Navratilova'yi yendi. 1993'de bir fani Monica Seles'i bicakladi. 1999'daki emekliliginden hemen once de Roland Garros'da son gozde Martina Hingis'i trajik bicimde heder etti.

Bu yavrucaklarin birinden biri tenisci olur mu, olursa nasil olur, bilinmez. Ama yarin bir gun kortlarda arz-i endam ederlerse, yapilacak yorum simdiden belli:
"Orijini iyi abi bunlarin"

11 Eylül 2008 Perşembe

Mustafa

Can Dundar, daha bir suru yapiminin yaninda bir de "Bahcedeki Fener" belgeseliyle bizde kendisine yuksek olan saygiyi, bu belgesel filmle katlayacaga benziyor.

Mustafa Kemal Ataturk'un, resmi tarihce hep "Ne gerek var?" denerek sozu edilmemesine calisilan "insan" yani beyaz perdeye geliyor.

Yine bir Can Dundar yapimi olan ve her izlendiginde gozyasi dokturen Sari Zeybek gibi izleyeni her yerinden vuracagina eminim.

Donemin Ingiliz Basbakani ve karsimizdaki maglubu Lloyd George'un "Yuzyillar nadir olarak dahi cikarir. Ne yazik ki o dahiyi, yuzyilimizda Turk Milleti yetistirdi" sozuyle en guzel sekilde ozetlenebilecek o guzel insana dair, guzel bir yapim geliyor.

Can Dundar'in dun NTV'de yakaladigim soylesisinde aktardigina gore, muziklerini Goran Bregovic'in yaptigi belgeselde, iclerinde Mustafa Kemal'in en genc yasta cekilen resimlerinden biri de olmak uzere, daha once hic gormedigimiz resimler ve duymadigimiz ses kayitlari varmis.

29 Ekim'de geliyor film sinemalara. Biz o zamanlarda Turkiye'de olmayacagiz ama geldigimizde hevesle saldiracagimiz ilk film olacak bu yapim.

Can Dundar'in mevzuya dair yazisiyla bitirelim.
----------------------------------------------

http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=7119

Veee başlıyoruz.

Nihayet aylardır burada size sözünü edip durduğum filmden ilk parçayı yayınlıyoruz.

Böylece filmimizin adının "Mustafa" olduğunu da öğrenmiş oluyorsunuz.
Neden "Mustafa"?

"Kemal" ve "Atatürk" onun sonradan edindiği isimler çünkü…

Fragmanı izlemek için resme tıklayın."Mustafa"da biz, onun en yalın haline ulaşmaya çalıştık.

Onu sadece annesinin çağırdığı isimle hatırlamak ve hatırlatmak istedik.

İzleyeceğiniz fragmanda Sarı Zeybek'in ünlü Dolmabahçe sahnelerinden birine atıf var. Bana bu kapıları açan ilk belgesele yollanmış bir demet çiçek sayabilirsiniz.

Bu, aynı zamanda filmin de açılış sahnesi…

Yandaki resme tıklayarak fragmanı izleyebilirsiniz.
* * *
Karga kovalama sahnesine gelince…

Hepimizin çocukluğundan beri dinleyegeldiği bu tanıdık öyküyü canlandırmak ve hep ders kitaplarında "kovaladığı kargalar"ı perdede görmek istedim.

İronik… ama o dönem yaşadıklarının, Atatürk'ün kişiliğinde çok önemi var bence…
Gerçekten kargaları kovaladığı Langaza'ya gittik sırf bu sahne için…

Bahse konu tarlanın yakınlarında yaptık çekimi...

Ve çocuğu da oradan bulduk:

Adı Yorgo…

Bir Yunanlı…

Ve kendi halkına bir dönem düşman belletilen adamın çocukluğu rolünü büyük keyifle oynadı.

Kargalara gelince… onlar Uğur Erbaş'ın can verdiği animasyon yaratıkları…
* * *
Afişi büyütmek için üzerine tıklayın.Langaza'da karga sahnesi çekildikten sonra "Mustafa"ya tepede bir yere bir ev kurmamız gerekiyordu.

Afişte göreceğiniz bu çalıçırpıdan ev, onun muhacirliğinin, "yurtsuzluğunun", yurt arayışının simgesiydi aslında…

Sadece onun da değil:

Koca bir imparatorluğu yitiren halkın, sıkıştığı küçücük yurdu da simgeleyecekti o çocuksu kulübe…

Kulübeyi yapan çocuk da bir Makedonyalı…

Alexandre…

Onu da Langaza'da yemek yediğimiz restoranda tesadüfen "keşfettik". Saadet Özen, çocuğun ailesini bu role ikna etti.

Tabii Alexandre kendisinin filmin ana kahramanı ve afiş yıldızı olacağını bilmiyordu.
Doğrusu biz de bilmiyorduk.

Ama onu kulübenin içinde gördüğüm an, "İşte afişimiz bu" dedim görüntü yönetmenimiz Murat'a…

Ve hem fragmana hem afişe damgasını vuran harika bir görüntü çıktı ortaya…

Aynı Alexandre, elinde çalı çırpılarla ev yapacağı tepeye tırmanırken, aynı zamanda Uğur Hoca marifetiyle, Dolmabahçe'deki tablonun içinden çıkıp gelen çocuk oldu.

Goran'ın akordiyonu ona keyifle eşlik etti.

Neyse bu kadar laf yeter; hala sabredip izlemediyseniz, şimdi artık izleyebilirsiniz.

Turkuaz-Sari-Sampiyon-Kazakistan

Aylardir Kazakistan'dayiz. Gelecegimiz belli oldugu andan itibaren tanidiklarin, ebeveynlere "Bu sizin oglan orada da gidecek mac bulur. Tutar, bir tribune takiliverir" diye dislarindan baslayip, sonunu "Manyak ayol bu" diye iclerinden getirdikleri gunler yasadik.

Lakin geldik geleli, degil yesil sahayi, stadin kapisini ve hatta oraya sapan yolu bile gormemistik Almaty'de. Nihayetinde, rahmetli Attila Ilhan'in siirindeki gibi; "iş güç dağdağası... Yasamaya vakit yok" hendeginden deveyi bu hafta ici atlattik ve Kazakistan-Ukrayna macina yol aldik.

Oksijen, her yerde oksijen ama yesil sahadan tribune yukselenin tadi baska, sekli baska. Onca zamanin yoklugunu giderecegimizden oturu heyecanla Carsamba'yi bekledik. Erkenden bilet sekli calismalari basladi. Bu arada cevredekilerden atesli taraftarin nerede olabilecegi hususunda bilgi toplamaya calistik. Sordugumuz herkesin ya gulmesinden ya da anlamsiz anlamsiz bakmasindan bir sonuc cikaracak gibiydik ki son tahlili Turkiyeli bir Kazak'tan aldik.

"Burada Turkiye'deki gibi bir kulturun zerresi yok" dedi. "Kucuk topluluklar halinde, oradaki taraftarlik zihniyetine yakin davranmaya calisanlar var ancak sayilari cok cok az. Mesela burada bir takim dis sahaya gidecek olursa, kendi sehrinden kimse deplasmana gitmez" diye de ozete noktayi koydu.

Aslinda bu ulkede, deplasmana gidilmemesinden normal bir sey olamaz. Turkiye yuzolcumunde bir ulkede bile deplasman zahmetli ve ondan onemlisi maliyetli bir mesgale. Burada ise, sadece mukim bulundugumuz Almaty'nin Turkiye kadar buyuk bir sehir oldugunu hatirlarsak bu tutku eksikligi (!) anlasilir bir hal aliyor. Cin sinirindan Hazar Denizi'ne uzanan sinirlara sahip bir ulkeden bahsediyoruz. Memleketi Turkistan'a gitmek icin 18 saat tren yolculugunu goze almasi gerekenlerin oldugu bir ulke. Bu sartlar altina deplase olan adam ya "Ne calisicam lan? Kazakistan'da toprak, bende para" kabilinden (armut agiza da degil) "Para pis cuzdana dus"cudur ya da hakikaten delidir.

Neyse ne... Biz Carsamba'dan devam edelim. Bilette kalmistik.

Bileti almasini rica ettigimiz arkadasa "Taraftar olursa orada olur" dusuncesiyle, kale arkasi bileti almasini soyledik. Bilet fiyatlari cok uygun. Kale arkasi acik tribunler, 1.000 Tenge. Sahaya paralel acik tribunler, 2.000 Tenge. Stadin tek kapali alani olan, %40'lik kisim ise 3.000 Tenge. Hos, yeni yeni populer olan futbol biraz gelissin, Saracoglu’nda hakim kilinmaya calisilan “Hazir geliyorlar, matematik de neymis? Basalim zammi. Paraya para demeyelim” zihniyeti suphesiz burayi da sarar.

Saat 22:00'deki mac icin, 21:00 gibi yol aldik. Bir kere, Almaty’nin sehir planlamasi muazzam. Ancak (soylenenlere gore) bu planlama 400.000, bilemediniz 500.000 kisi dusunulerek yapildigindan oturu, su anki 3.000.000’luk nufusun trafige getirdigi yuk, standartin uzerinde. Elbette butun bunlara ragmen, bahse konu yogunlugun, 1.5 saatte bir kopru gecirten ve buna sukrettiren Istanbul trafiginin eline su dokebilmesi mumkun degil. Dolayisiyla kisacik bir zamanda stadyuma varmamiz mumkun oldu.

Arabadan indigimiz gibi, stadyuma dogru otoparkin icerisinden yol almaya basladik ancak gidis yonu stada degil de Camlik Aile Cay Bahcesi’ne gidiyormusuz havasinda, agaclarla kapliydi. Nitekim arkadan “Nieto bilmemne” diye seslenen birisi peydah oldu. Tahminen “Nereye hemserim” diyordu. Allahtan yanimizda Gulnara vardi da lisana bagli yol, yordam hususunda ayazda degildik. Tahmin ettigimiz gibi “Giris obur taraftan cahil cuhelalar” seklinde bir yonlendirmeyle, aksi istikamete yurumeye basladik.

Belli kontrol merkezleri disinda, stadin icerisine giris, yuksek demirlerle engellenmis. Guzelce islemeli demirler ve arkalarindan yukselen kadim agaclarla sarmasiklar futbol macina degil de Ciragan’a baloya gidiyormusuz havasi veriyor. Sagda sola sari-lacivert atkili insanlar gorduk. Kril alfabesinden cikardigim kadariyla Kazakistan, Almaty ve Kairat kelimeleri okunuyordu. “Nerede lan bu atkicilar? Almadan girmem” diyerek kafa utulemeye basladim.

Bizimle ayni tribunde oturmayacak olan Gulnara, arkadaslariyla bulusamadigindan ve dolayisiyla bileti henuz eline gecmediginden, beklemeye basladik ama olacak gibi degil, saat yaklasiyor. Neticede “Bari biz gidelim” diyerek hareketlendigimizde, sadece bir tane yol oldugundan stadin cevresini tavaf etmemiz gerektigi aklimiza bile gelmedi.

Buyukce bir lunaparkin ve yakinindaki su kanalinin yanindan gecerek ana caddeye varmadan once bir Futsal salonu gorduk. Burada yesil saha futbolundan cok daha gelismis oldugunu duymustum bu olayin. Yerinde incelemek uzere kendimize telkinde bulunarak transit gectik.

Billboardlardaki Efes Pilsen reklami dikkat cekici. “Iki senedir mac kazanamiyorsunuz Tuncay amca? Hep Fener, hep Fener. Nasil olacak?” diye gecirdik icimizden.

Ana cadde oldukca hareketliydi. Butun Almaty, aksam gezintisine cikmis gibi. “Yuzolcumu Turkiye kadar ama nufus Istanbul’un 6’da biri” seklindeki dinginlikten eser yok. Zor yurur haldeyiz. Stadin hemen yaninda kapali spor salonunu gorduk. Simetriyi oturtamadim ama tahminen futsal da bu salonun bir kosesinde oynaniyor. “Basketbol ve voleybolun programini da bir sekilde ogrenmek gerek” diye ic gecirip yola devam…

Sonunda “Ortalyk Tsentralnyi Stadyumu, tum hasmetiyle karsimizda” diyemiyoruz ama yine de sevimli ve vasatin uzerinde bir gorunusu var. Karsilikli bankolarda bilet giseleri var. Bunlarin onu oldukca kalabalik. Forma, atki ve brosur satan diger standlarda ise malzemeler tukenmis. Birer ikiser forma ve cesitli Avrupa takimlarinin atkilarindan baska bir sey kalmamis. Kazakistan atkisi gordugumuz tek yer, nevale satan bir stand oluyor. Atkinin fiyatini soruyoruz. 5000 Tenge cekiyor. Haliyle biz de “S…tir” cekiyoruz.

Tribune girisin hemen karsisinda acik hava bari gibi bir mekan ve 2.5-3 metre boylarinda dev bir ekran var. Oradan “Artik maca gireyim” diye kopanlar, ellerinde bira, votka vs. ile kuyruga giriyorlar. Hafif “Itmeyelim beyler. Cocuk var” itis kakisindan sonra ilk kontrol noktasini atlatarak, ikinci ve sonuncuya yol aliyoruz.

Hakan abiler, “iceride yoktur” diyerek mesrubat alirlarken, biz de atki arayislarindayiz. Burada da atki yerine babayi alinca, bir yuzunde Kazakistan Milli Marsi yazili olan kucuk bir sopali bayrak temin ediyoruz. Mesrubatlar polisin muhalefetiyle karsilasinca, posetlerden bir tanesi hayir kurumlarina (!) gidiyor. Diger poset ise benim elimde. Yillar once Kadikoy’deki bir Istanbulspor macinda elimdeki bileti okumayan barkod okuyucunun mizikciligina sinirlenip, en az benim kadar cusseli bir abiyle, fizik kurallarini alt ust edercesine turnikeden gectigim vb. bir suru zamanin yarattigi tecrube ve refleksle posetleri “Davay davay” diyen polise caktirmadan geciriyorum. Hos, sular ve gazoz imamin abdest suyundan hallice oldugundan cok da yar olmuyorlar bize…

Nihayet tribundeyiz… Yerlestigimiz kisim, Kadikoy yenilenmeden once “Eski Acik” diye tabir edilen okul tribunune benziyor. Efendi gibi mac seyredilen bir yer. Mac baslamadan once “Kesin surasi hareketlidir. Yoksa burasi mi cosar?” gibi tribune dair tahminlerimizin hic birisi tutmuyor. Zira butun tribunler ayni. Aklimiza “Burada isler sizin bildiginiz gibi degil” diyen, yukaridaki Kazak arkadas geliyor ama Milli Mac bu. Umitliyiz.

Nitekim Milli Marslarin okunusu esnasinda olayin gidisatini az cok kestirebiliyoruz. Oncelikle bizim tribunlerden ozur dilerim. “Milli Marsini bu kadar uyumsuz okuyan baska millet yoktur” diyordum. Varmis. Kulaga cok hos gelen bir marslari olmasina ragmen bizim 3.000 kusur kisilik tribunde, ayni sekilde okuyan 20 insana rastlamak mumkun olmadi ama cosku tamdi. Mars biter bitmez, bireyselden baslayip kitleye yayilan “Kazakstan” temposu “Bu mac boyu gider” dedirtti ve hakikaten gitti.

Ortalyk Stadi’nin zemini oldukca guzel. Genis atletizm pisti yuzunden kucuk bir kutu gibi gozuken yesil alani cevreleyen tribunlerin, skorbord tarafinda kalan kismi haric, hemen hepsi doldu. Klise deyimle zemin ve ortam guzel futbola cok musaitti. Musaitligin hakki verildi.

Kazakistan “Ukrayna harcar be abi”cileri neticede hakli cikarsa da “Az kalsin, en azindan bir beraberlik oluyordu” dedirtti ve oldurenlere, yigitligine hak verdirdi. Gerci Ukrayna ne zaman istese gol atabilecek bir sekil sergiledi ve beylik olacak ama yine de ilk yarinin en sonunda, o moral bozucu gol yenmese daha farkli olabilirdi.

Ukrayna’da (bilhassa ilk yarida) Rebrov ve iki gol atan Nazarenko, Sheva ile birlikte Kazaklari cok ugrastirdilar. “Ulan tabii oyle olacak. En ofansif adamlar onlar” denebilir ama zaten oyunun genelinde sadece defanstan ileriye uzayan Ukrayna toplari ve onlari karsilayabilen Kazak sag kanadi ile karsilayamayan Kazak sol kanadi vardi. Diger dinamiklere dogru duzgun is bile dusmedi. Zaten gollerin hepsi de iyice bunalarak, bolca hata yapan Kazakistan defansinin kademe hatalarindan ve sektirmelerinden geldi.

Zerre kadar tanimadigim Kazakistan’da ilk bakista kaleci, sag bek ve orta saha / ilerideki (kaptanlari haric) bir iki oyuncu cok direncli oynadilar. Arada kameraya aldigim pozisyonlari tekrar tekrar izledigimde her yerde onlar gorunuyor ve zaten golun disinda tehlike yaratan her pozisyonda yine bu adamlar vardi.

Aslinda mactan cok tribunleri izledim.

Mesela yakinen gormesem, bulundugumuz yerin sol tarafindaki tribunde bulunan insanlarin Kazakistan’a uyum saglamaya calisan yari Kazak Meksika gocmenleri (nasil oluyorsa) oldugunu dusunecektim. Bir tribun dusunun ki macin dakikasi ve sonucu ne olursa olsun Meksika Dalgasi yapmaya calisiyor. En basta bu buyuk gayretlerine sempatiyle bakip, sesi en cok cikabilenlerden birisi olarak “Davay, davay” diye durmadan cevremi gaza getirdim ve bunu basardim ama herseyin de bir siniri var. Mac olmus 3-1. Ukrayna bastirdikca bastiriyor. Bunlar hala Meksika, Paraguay, Sili pesinde… Bir durun, bir dinlenin…

Her tribunde bireysel, coskulu arkadaslar goze carpiyordu. Bunlarin bizim bulundugumuz tribune duseni, dovmeli kardeslerdi. Yalniz burada cosku az suruyor. Birileri geliyor, 30 saniye kadar bagiriyor. Sonra nereye gidiyorsa gidiyor, yerine bir baskasi geliyor.

Uc dort tane genc taraftar da ellerinde Kazakistan bayragi ile bir o tribune, bir bu tribune kosuyorlardi. Gurbuz olanin nasil o kadar kilolu kalabildigine sasiyorum. Zira kondusyonuna hayran kaldim.

Bunlarin disinda “Buraya oturmaya mi geldiniz? Bagirin, Allah askina bagirin” seklinde romantik arkadaslar vardi ki kendimi en yakin hissettigim bunlar oldu. Repertuarlari genis degil. Sadece “Kazakstan” ya da “Kazakstan. Cempiyon” diye bagiriyorlar ama ictenler. Bunlarin sayesinde tribun hareketleniyor, ayni tempoyu tutuyor. Bu lokomotif arkadaslar da olmasa, bizim tribunlerde bol bol yasanan “Laaaan, bak bak, el salliyorum sana. Bak tam karsindayim. Sari-Lacivert formaliyim. Hay gozunu s.keyim senin, gormedin mi hala?” (Ulan nasil karsisi, butun tribun karsisi zaten. Ve nasil sari lacivert formali. Kirmizi Beyaz mi olacak Kadikoy’de) seklindeki telefon geyigine gerek kalmadan bagirarak sesinizi duyurabilirsiniz karsi tribunlere.

Pankart acisindan zengin bir durum yok, haliyle. Ancak skorboard tribununde acilan bir pankart vardi. Defalarca acildi, kapandi. Tahmin ediyorum ki bayrak kosturan arkadaslar gibi hiperaktif kisiler tutuyordu pankarti. Actilar, salladilar, kapadilar. Actilar, salladilar, kapadilar. Ogrendigimize gore “Kupa bizim” gibi bir sey yaziyormus ustunde. Yine ayni tribunde kucuk bir pankart daha acildi ama onun mealini cozemedik.

Burada stadyumdaki polislere bir parantez acmak gerek. Hakan abinin de soyledigi gibi “Ortada hic gozukmuyorlar belki ama her aykiri duruma mudahiller”. Mesela sigara yasagi. Icen hemen uyariliyor. Bu konuda son derece katilar. Gerci bu sertlik biraz abartilmis. Birisi ayagini onundeki koltugun arkasina dayamayagorsun. Polis hemen olay (?) yerinde bitip, duruma el koyuyor.

Sahada tel orgu yok, onun yerine asker orgu var. Bes adimda bir havaci kamuflajli askerler duruyor sahanin icinde ve araliklarla polis. Yerel polis kiyafetini tamamlayan sapkanin tepesi semsiye buyuklugunde ve daha havaalaninda indigim ilk andan beri dikkat ettigim bir sey var ki burada polis kiyafetleri bizim broveli madalyali Pasa elbiselerinden daha suslu. Yolda yururken kontrole gelen bir polisi Mekanize Piyade Tugay Komutani sanmaniz mumkun.

Artik bu guvenlik onlemlerinden midir, yoksa naiflikten mi bimiyorum, gol sevincleri muthis olculu. Bayrak sallama, sevinc nidalari. Normal seyler… Bizim oradaki gibi yerlerde yuvarlanmalar, ust bas yirtmalar yok pek. Gol olunca rakibe ya da ortaya, hem de sevincten, ana, avrat, yedi sulale sovmek vb. seyleri zamanla ogreneceklerine inaniyorum. 0-3’den 4-3’e donen Gaziantep macinda, 4. golden sonra 5-6 dakika kadar yerden kalkamadigimi ve en az 35-40 kisiyle sarildigimi ve 6-0’lik Galatasaray macinda bir agabeyimizin (King Santillana), biraz da her golde yukaridan uzerimize atlayanlar sayesinde, sevinirken ayagini sakatladigini hatirladigimda “Darisi basiniza” diye gecirdim icimden. Zira guzel seyler bunlar…

Macin sonlarina dogru, 3-1 devam ederken, yine yukarida bahsettigim pankartli tribunde bir mesale yaninca, ben o tribundekilerin tam benim kalem olduguna kanaat getirdim. “Maci mi kaybettik? Ne maci lan? Acin lan pankarti. Yak mesaleyi. Kazakstan. Cempiyon. 4 mu oldu? Ya birak…Bagirin olm… Ahanda 5” dermis gibiler.

Yanan tek mesalenin dumani butun stadi sararken, hakem maci bitirdi. Disari ciktik. Ukrayna taraftarlarini ve Takim Otobusu’nu gorduk. “Bizim Belediye Otobuslerinden hallice” diyemeyecegim, cunku bunun hallice olabilecegi baska bir vasita bilmiyorum uzun zamandir. Belki bizim Lise’nin servisi…

Bu kadar uzun lafin kisasi, macimizi izledik, yukaridaki hatira resmimizi cektirdik ve Kazakistan’daki kurkcu dukkanimiza geri donduk. Uzun sure Milli Mac olmayacakmis burada. Bir Kairat macinda yeniden tribunde olabiliriz belki, mesai halleri musait olursa.

Son olarak, bu macta bir kez denedim, cok dayanamadilar. Nedir? Bizim sesimiz biraz borudur, dostlar bilir. “Kazakstan, cempiyon” temposunu bakalim ne kadar devam ettirebilecekler diye bir zorlayayim dedim. Butun tribunle basladik, 15-20 kisi kaldi yirmi kusuruncu turun sonunda. Birakinca da “Manyaga bak” gibi donup baktilar.

Taraftarsaniz yapacaksiniz kardesim. Ne demis, Master Yoda?
“Try not. Do or do not. There is no try”

10 Eylül 2008 Çarşamba

Kufur mu Etmis? Inanmam...

Hurriyet'te Yalcin Dogan yaziyor.

9 Eylul aksami, Levent'teki TSYD Dernegi'nde, iclerinde alamet-i farikasi biyigi olan Osman Tamburaci'nin da bulundugu bir grup sohbet ederken, Fatih Terim Osman Tamburaci'yi ariyor.

Osman Bey, dernege gelmeden once Sky Turk'e ugramis, bir yayina katilmis ve Milli Takimla ilgili kelamlarda bulunmus. Fatih Terim'in gundem degistirdigini vs. soylemis.

Imparatore de "Yahu Osman, biraz önce Sky TV’de konuşmuşsun, bana söylediler. Ben ne demişim? Gündem değiştiriyormuşum, öyle demişsin. Ulan bu ne biçim konuşma?" diye lafa girmis. "Ulan ben senin bıyığını s.kerim" diye laftan cikmis. Finali bu tonda yapmayayim, bas bariton bitireyim diyerek de neticeyi "Ulan ben senin, ananı, avradını s.kerim"e baglamis.

Milli Takim Teknik Direktoru kufur eder mi, etmez mi? Buna girmeye gerek yok. Dogrusu bu olsa, dunya uzerinde diplomasi diye bir sey olmayacagi gibi, her makamin kufure kiyamete hakki olurdu.

Burada samimiyetle sorulmasi gereken soru su aslinda.

Fatih Terim'in bu hallerine sasiran ferd-i vahit (Hincalca:kisi) oldu mu?

Yilmaz Ozdil'in bir yazisi vardi. "Alex Ferguson dunyalari aldi. Ola ola Sir olabildi. Bizimki simdiden imparator" mealinde.

Fatih Terim'i, bu ulkenin Fatih Sultan Mehmet'ten sonra cikardigi en buyuk Fatih ilan edenler, en ufak hatalarini gormezden gelerek alkislamaya devam etsinler... Imparatora (!) bu haller, onlara da bu yakisir.

Maca Gittik, Tribun Dolmus.

Kazakistan'in Ukrayna'ya 3-1 kaybettigi macta yerimizi aldik.
Arkasi yarin...

9 Eylül 2008 Salı

9 Eylul 1922

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik.
ve Kayserili bir nefer,
Yanan şehrin kızıltısı içinden gelip,
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Nazim Hikmet Ran (Kuva-yi Milliye Destani)

Mazide Yatan Tarihin Ebedi Anitlari

Fenerbahce Bayan Basketbol ve Bayan Voleybol ilk ve sampiyon takimlarinin kaptani Ayten Salih ve takim arkadaslari. Sanli mazinin en sanli sayfalarinin her kosesinde imzasi bulunanlar. Ve o imzalarin birincisine, Ayten Salih'e ulasmak nasip oldu sonunda. Icimizden gecenleri yazdik ona.

Cok yasa, Buyuk Kaptan...

Ayten Hanim, ya da daha icimizden gelen bir hitapla, sevgili “Buyuk Kaptanimiz”

Bizler, maclarda ve ayni zamanda sosyal yasantimizda birlikte olan arkadas toplulugumuza “Fenerbahce Amator Brans Gonulluleri” ismini uygun gormus bir grup Fenerbahce taraftariyiz. Sayimiz itibariyle, Buyuk Fenerbahce camiasinin icerisinde kucuk sayilabilecek bir damla olsak da Fenerbahce’nin “Sadece bir futbol kulubu degil, ayni zamanda ulkemizin spor ocagi oldugu” gerceginin farkindayiz.

Dolayisiyla bu satirlardan size ulasmanin ve yuksek isminize hitap edebilmenin bize verdigi heyecani tarif edebilmemiz mumkun degil.

Zira, son yillarda surekli basarilariyla ovundugumuz Bayan Basketbol Takimimizin ve gun gectikce eski gunlerine daha da yaklasan Bayan Voleybol Takimimizin; kurulus yillarinda tamamen amator bir sevda ile tasidiginiz formasinin, sadece oynadiginiz donemde degil, bugun de kazanilan basarilarda buyuk payi olduguna inaniyoruz.

Bilhassa Fenerbahce Bayan Basketbolu’nda ve Bayan Voleybolu’nda basari bir gelenek haline gelmisse ve ilerideki basarisiz yillarda insanlar bu mesut mazinin hayalinde kendini avutma tesellisine erisebildilerse, bu sizin ve takim arkadaslarinizin ölümsüzlük muhruyle damgalanmis ebedi bir eseridir.

Yasimiz itibariyle sizi canli izleme serefine nail olamadik ve hatta basardiklarinizi akil balig olduktan cok sonra eski dergilerden ve kitaplardan ogrendik. Ancak bilmenizi isteriz ki kizlarimizin her macinda, ustad Cem Atabeyoglu’nun “Ates Parcalari”, “Yenilmez Armada” ve “Harika Kizlar” tanimlari esliginde, sizleri durmadan alkislamaktan onur duyuyoruz.

Buyuk Kaptan;

Yillar bir suru manevi deger gibi, “Ornek Sporcu” ve “Bayrak Adam” vasiflarini da seyreklestirdi ve adeta yok etti. Kurumlar hafizasi ve zihniyeti, “Vefa” duygusunu zaman zaman inkar eder hale geldi. Ancak emin olunuz ki Fenerbahce Taraftari olarak bizler; bugun ozlemle andigimiz bu vasiflari ve degerleri icten yasayarak, formasina ve Fenerbahce’sine unutulmaz hizmetler veren sizleri asla unutmadik, unutmayacagiz.

Kazanilan her macta ve ellerde kalkan her kupada yeri olan sizin kutsal teriniz, Sonsuza Kadar alkislanacaktir.

Saygiyla ellerinizden operiz, Buyuk Kaptanimiz…

Fenerbahce Amator Brans Gonulluleri