16 Eylül 2008 Salı

Dulce Bellum Inexpertis

"Savas, onu tatmamislar icin guzeldir" manasinda Latince bir soz. Savas, mukabele edeni olmadan saldiran icin de guzeldir, suphesiz...

Fenerbahce Tribun Tarihi, mecazi anlamda nice savaslar yazdi. Tribun, genel manasiyla, bir mucadele dusturunun mekani oldugundan, seyir defteri mucadelelerle doldu, tasti. Ancak bugunlerde yasananlar kadar aci verici, yorucu bir surece sahit olmamistir, bir asirdan fazla zamandir cayir acikliginda top kosturulan o semt cografyasi.

Fenerbahce Baskani, butun diyalog cabalarina kendisini, butun cozum onerilerine kulagini kapatmis durumda. Tribunde sartlar gun gectikce zorlastiriliyor. Tribunu ikinci adresi, oradakileri can yoldasi bilenler icin "Biz burada yabancilari sevmeyiz" kivaminda bir yer haline geliyor koltuklar alemi.

Ve tepeden tirnaga bir ironiyle, takim otobusunun sol alt kosesi...

Allah, tribundeki tum agabeylerime ve kardeslerime bir kez daha sabir versin.

Rekor ve Damon Hill

Pesinen soyleyelim ki motor sporlari denen seyle pek fazla ilgimiz yoktur. Kucuk yaslarimizda Beykoz'un Bozhane koyunde mukim dedemlerin yanina gittigimizde "Bozhane Tirmanma Rallisi" diye bir seye rastlayip, defaten izlemisligimiz vardir ama neden yapildigina degil de, neden izlendigine anlam verememek de o zamanlardan kalmadir kafamizda.

Siz kenarda durursunuz, bir araba gecer, insanlar alkislar. Siz kenarda durursunuz, bir araba daha gecer, insanlar yine alkislar. Billur tuz reklami gibi, akar, akar, akar...

Formula hadisesi de oyle. Tamam, hastasi cok. Muazzam bir organizasyon falan ama at yarisi kadar bile takip edilebilir bir sey degil ki bu meret. Hadi televizyondan neyse de yerinden izlemek? Ne bileyim, belki sampanya zamani eglenceli, o kadar...

Belki haddinden fazla sig yaklastik olaya ama gecen gun Monza pistinde, 21 yasinda, Sebastian Vettel (yukaridaki) adinda bir genc kardesimiz en genc F1 kazanan pilot oldu.

Uzun zamandir F1 hadiselerinin yuzune bakmayan biri olarak, "Dur o musabakayi da izleyeyim, aman burada spor olayi mi var, kacirmayayim" seklindeki lise yillari geldi aklimiza.

James Bond fimlerinde oynasa pek yadirganmayacak Ingiliz bir pilot abimiz vardi, Damon Hill diye. Babasinin da F1 sampiyonu oldugunu, kucukken kendi capinda bir punk albumu cikardigini ve muzik konusunda profesyonel calismalari da bulundugunu Eurosport notlarindan ogrenmistik. Schumacher'le surekli kapisan ve pistte olsun, demeclerde olsun, ona gider yapan bir abimizdi. Guzel insandi vesselam...

Nerelerdedir acaba? Album mu cikariyor, yoksa TV'de F1 yorumu mu yapiyor?

14 Eylül 2008 Pazar

Tekin Akmansoy

Denizlili sanatci ama en bilinen senaryosu be oyunculuguyla Kayserili isadami Nori Kantar, yani Tekin Akmansoy'a dair bir roportaj yayinlandi, gecende Hurriyet gazetesinde. Turkiye'de sanatcilik uzerine. Ustadin sozlerine dikkat etmek gerek.

Duzgun ve akil sanatci kisiliginin yaninda, cok da iyi bir Fenerbahcelidir, Akmansoy. 85 yasini doldurmasina ragmen, dinc bir sekilde, Fenerbahce'nin basketbol ve (bilhassa) voleybol maclarinda her daim gorebilirsiniz kendisini.

Yukaridaki, tam ortada Tekin Akmansoy'un bulundugu bir Burhan Felek Spor Salonu cikisi resmi. O salonu da ozlemedik degil. Bir suru maclar ve bir de sampiyonluk kazandik Caferaga'da ama Burhan Felek voleybola daha evla geliyor gonullerde.

Orada alinacak bir sampiyonluk; Anadolu ile mac yapmaya giden Fenerbahce'de cocuk yastaki oyuncular Zeki Riza Sporel'i ve Alaaddin Baydar'i gorunce, "Futbola degil de celik comak oynamaya mi geldiniz?" diyen ama yedikleri 7 golun 4'unu birinden, 3'unu digerinden gorunce buyuk ihtimalle sasiran, rahmetli Burhan Felek'e de hinzir bir selam olurdu hem.

Baska bahara...

13 Eylül 2008 Cumartesi

Princess Of The Night (by Saxon)

She used to be an ironhorse
Twenty years ago
Used to bring the mail to me
Through the ice and snow
I've sat alone and watched her
Steaming through the night
Ninety tons of thunder
Lighting up the sky

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

Speeding, sparks like lightning
Engine working hard
Furnace on the foot plate
Shining in the night
Iron striking metal
The sound of racing steel
It's all I ever wanna hear
It's music to my ears

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky

Ninety tons of thunder
Lighting up the sky
Steaming red hot pistons
See the wheels flash by
Hear the whistle blowing
Streaking down the track
If I ever had my way
I'd bring the princess back one day

She was a princess of the night
I saw the writing on the wall
She was a princess of the night
I take a ride across the sky
(sky, sky, sky)

Hacettepe Deplasmani

Mac oncesinde bizim foruma sunu yazmisiz:
Bu deplasmani kazanirsak "Ligin yeni ve iddiasiz ekiplerine puan sacma" aliskanligimizi biraz ezeriz diye dusunuyorum.

Olmadi, aliskanlik devam etti. Maca dair soylenecek bir suru sey var. Hakemden, futbolculara kadar edilecek milyon kelam bulunabilir. Ancak hepsinden onemlisi bir tespit olarak, bir maclik ya da bir sezonluk degil, daha uzun (neredeyse 10 yillik) bir surecin tartisilmasi gerekliligini ortaya cikaran onlarca ornege eklenen bir musabaka oldugunu soyleyebiliriz bu macin.

Hafta icerisinde Aziz Yildirim'in "Biliyorum..."lar uzerine sekillenen konusmasinin akabininde alinan bu maglubiyet, suphesiz "Hayir, bilmiyorsunuz" demek degil ama yukarida bahsi gecen surece baktigimizda, "Herseyi biliyorum" ile (konuya atfedilecek bir yapi icermemesine ragmen) "Bildigim tek sey, hic bir sey bilmedigimdir"in ortasinda yer almasi gereken bir icra makamina duyulan ihtiyac su anda, sag aciktan da sol aciktan da ve turlu mevkiiden de daha elzem durumda oldugu gozukmuyor mu?

Mukemmel Orijin

Atlarda anneden-babadan gelen ozelliklerin degerlendirilmesinde kullanilan bilgi yumaginin halk arasindaki adi orijindir.

Misal, bir atin babasi iyi cim kosuyorsa, % 100 isabetle olmasa da soz konusu yavrunun da cimde basarili olacagi ongorulur. Hele hem anne, hem de baba kaliteli safkanlarsa, atin gosterdigi yarislar ne olursa olsun, hep bir "Bu yaris olmadi ama digerinde patlar. Neticede orijini iyi abi" dusuncesi vardir yarisseverlerde.

Mevzu insanlar icin gecerli midir? Herhalde atlarda oldugu kadar degildir. Misal bir Johann-Jordi Cruyff geliyor akla, olacagi olsa o olurdu kabilinden.

Resimde Andre Agassi-Steffi Graf ciftinin ilk cocuklari Jaden Gil, ebeveynlerinin kucaginda gorunuyor. 22 Ekim 2001 tarihinde, yalnizca annelerinin sahitligiyle evlenen Agassi-Graf ciftinin, nikahtan 6 hafta sonra premature olarak dunyaya gelen ilk yavrulari. Kendisinden iki sene sonra da kiz kardesi Jaz Elle dogdu.

Peder Beyleri Andre Agassi sempatiktir. Turnuvalarda tarafimizdan tutulurdu ama valide hanimlarina kariyeri boyunca isinamadik.

Gozumuzu actigimizda tenisci diye tek olur bildigimiz Martina Navratilova'yi yendi. 1993'de bir fani Monica Seles'i bicakladi. 1999'daki emekliliginden hemen once de Roland Garros'da son gozde Martina Hingis'i trajik bicimde heder etti.

Bu yavrucaklarin birinden biri tenisci olur mu, olursa nasil olur, bilinmez. Ama yarin bir gun kortlarda arz-i endam ederlerse, yapilacak yorum simdiden belli:
"Orijini iyi abi bunlarin"

11 Eylül 2008 Perşembe

Mustafa

Can Dundar, daha bir suru yapiminin yaninda bir de "Bahcedeki Fener" belgeseliyle bizde kendisine yuksek olan saygiyi, bu belgesel filmle katlayacaga benziyor.

Mustafa Kemal Ataturk'un, resmi tarihce hep "Ne gerek var?" denerek sozu edilmemesine calisilan "insan" yani beyaz perdeye geliyor.

Yine bir Can Dundar yapimi olan ve her izlendiginde gozyasi dokturen Sari Zeybek gibi izleyeni her yerinden vuracagina eminim.

Donemin Ingiliz Basbakani ve karsimizdaki maglubu Lloyd George'un "Yuzyillar nadir olarak dahi cikarir. Ne yazik ki o dahiyi, yuzyilimizda Turk Milleti yetistirdi" sozuyle en guzel sekilde ozetlenebilecek o guzel insana dair, guzel bir yapim geliyor.

Can Dundar'in dun NTV'de yakaladigim soylesisinde aktardigina gore, muziklerini Goran Bregovic'in yaptigi belgeselde, iclerinde Mustafa Kemal'in en genc yasta cekilen resimlerinden biri de olmak uzere, daha once hic gormedigimiz resimler ve duymadigimiz ses kayitlari varmis.

29 Ekim'de geliyor film sinemalara. Biz o zamanlarda Turkiye'de olmayacagiz ama geldigimizde hevesle saldiracagimiz ilk film olacak bu yapim.

Can Dundar'in mevzuya dair yazisiyla bitirelim.
----------------------------------------------

http://www.candundar.com.tr/index.php?Did=7119

Veee başlıyoruz.

Nihayet aylardır burada size sözünü edip durduğum filmden ilk parçayı yayınlıyoruz.

Böylece filmimizin adının "Mustafa" olduğunu da öğrenmiş oluyorsunuz.
Neden "Mustafa"?

"Kemal" ve "Atatürk" onun sonradan edindiği isimler çünkü…

Fragmanı izlemek için resme tıklayın."Mustafa"da biz, onun en yalın haline ulaşmaya çalıştık.

Onu sadece annesinin çağırdığı isimle hatırlamak ve hatırlatmak istedik.

İzleyeceğiniz fragmanda Sarı Zeybek'in ünlü Dolmabahçe sahnelerinden birine atıf var. Bana bu kapıları açan ilk belgesele yollanmış bir demet çiçek sayabilirsiniz.

Bu, aynı zamanda filmin de açılış sahnesi…

Yandaki resme tıklayarak fragmanı izleyebilirsiniz.
* * *
Karga kovalama sahnesine gelince…

Hepimizin çocukluğundan beri dinleyegeldiği bu tanıdık öyküyü canlandırmak ve hep ders kitaplarında "kovaladığı kargalar"ı perdede görmek istedim.

İronik… ama o dönem yaşadıklarının, Atatürk'ün kişiliğinde çok önemi var bence…
Gerçekten kargaları kovaladığı Langaza'ya gittik sırf bu sahne için…

Bahse konu tarlanın yakınlarında yaptık çekimi...

Ve çocuğu da oradan bulduk:

Adı Yorgo…

Bir Yunanlı…

Ve kendi halkına bir dönem düşman belletilen adamın çocukluğu rolünü büyük keyifle oynadı.

Kargalara gelince… onlar Uğur Erbaş'ın can verdiği animasyon yaratıkları…
* * *
Afişi büyütmek için üzerine tıklayın.Langaza'da karga sahnesi çekildikten sonra "Mustafa"ya tepede bir yere bir ev kurmamız gerekiyordu.

Afişte göreceğiniz bu çalıçırpıdan ev, onun muhacirliğinin, "yurtsuzluğunun", yurt arayışının simgesiydi aslında…

Sadece onun da değil:

Koca bir imparatorluğu yitiren halkın, sıkıştığı küçücük yurdu da simgeleyecekti o çocuksu kulübe…

Kulübeyi yapan çocuk da bir Makedonyalı…

Alexandre…

Onu da Langaza'da yemek yediğimiz restoranda tesadüfen "keşfettik". Saadet Özen, çocuğun ailesini bu role ikna etti.

Tabii Alexandre kendisinin filmin ana kahramanı ve afiş yıldızı olacağını bilmiyordu.
Doğrusu biz de bilmiyorduk.

Ama onu kulübenin içinde gördüğüm an, "İşte afişimiz bu" dedim görüntü yönetmenimiz Murat'a…

Ve hem fragmana hem afişe damgasını vuran harika bir görüntü çıktı ortaya…

Aynı Alexandre, elinde çalı çırpılarla ev yapacağı tepeye tırmanırken, aynı zamanda Uğur Hoca marifetiyle, Dolmabahçe'deki tablonun içinden çıkıp gelen çocuk oldu.

Goran'ın akordiyonu ona keyifle eşlik etti.

Neyse bu kadar laf yeter; hala sabredip izlemediyseniz, şimdi artık izleyebilirsiniz.

Turkuaz-Sari-Sampiyon-Kazakistan

Aylardir Kazakistan'dayiz. Gelecegimiz belli oldugu andan itibaren tanidiklarin, ebeveynlere "Bu sizin oglan orada da gidecek mac bulur. Tutar, bir tribune takiliverir" diye dislarindan baslayip, sonunu "Manyak ayol bu" diye iclerinden getirdikleri gunler yasadik.

Lakin geldik geleli, degil yesil sahayi, stadin kapisini ve hatta oraya sapan yolu bile gormemistik Almaty'de. Nihayetinde, rahmetli Attila Ilhan'in siirindeki gibi; "iş güç dağdağası... Yasamaya vakit yok" hendeginden deveyi bu hafta ici atlattik ve Kazakistan-Ukrayna macina yol aldik.

Oksijen, her yerde oksijen ama yesil sahadan tribune yukselenin tadi baska, sekli baska. Onca zamanin yoklugunu giderecegimizden oturu heyecanla Carsamba'yi bekledik. Erkenden bilet sekli calismalari basladi. Bu arada cevredekilerden atesli taraftarin nerede olabilecegi hususunda bilgi toplamaya calistik. Sordugumuz herkesin ya gulmesinden ya da anlamsiz anlamsiz bakmasindan bir sonuc cikaracak gibiydik ki son tahlili Turkiyeli bir Kazak'tan aldik.

"Burada Turkiye'deki gibi bir kulturun zerresi yok" dedi. "Kucuk topluluklar halinde, oradaki taraftarlik zihniyetine yakin davranmaya calisanlar var ancak sayilari cok cok az. Mesela burada bir takim dis sahaya gidecek olursa, kendi sehrinden kimse deplasmana gitmez" diye de ozete noktayi koydu.

Aslinda bu ulkede, deplasmana gidilmemesinden normal bir sey olamaz. Turkiye yuzolcumunde bir ulkede bile deplasman zahmetli ve ondan onemlisi maliyetli bir mesgale. Burada ise, sadece mukim bulundugumuz Almaty'nin Turkiye kadar buyuk bir sehir oldugunu hatirlarsak bu tutku eksikligi (!) anlasilir bir hal aliyor. Cin sinirindan Hazar Denizi'ne uzanan sinirlara sahip bir ulkeden bahsediyoruz. Memleketi Turkistan'a gitmek icin 18 saat tren yolculugunu goze almasi gerekenlerin oldugu bir ulke. Bu sartlar altina deplase olan adam ya "Ne calisicam lan? Kazakistan'da toprak, bende para" kabilinden (armut agiza da degil) "Para pis cuzdana dus"cudur ya da hakikaten delidir.

Neyse ne... Biz Carsamba'dan devam edelim. Bilette kalmistik.

Bileti almasini rica ettigimiz arkadasa "Taraftar olursa orada olur" dusuncesiyle, kale arkasi bileti almasini soyledik. Bilet fiyatlari cok uygun. Kale arkasi acik tribunler, 1.000 Tenge. Sahaya paralel acik tribunler, 2.000 Tenge. Stadin tek kapali alani olan, %40'lik kisim ise 3.000 Tenge. Hos, yeni yeni populer olan futbol biraz gelissin, Saracoglu’nda hakim kilinmaya calisilan “Hazir geliyorlar, matematik de neymis? Basalim zammi. Paraya para demeyelim” zihniyeti suphesiz burayi da sarar.

Saat 22:00'deki mac icin, 21:00 gibi yol aldik. Bir kere, Almaty’nin sehir planlamasi muazzam. Ancak (soylenenlere gore) bu planlama 400.000, bilemediniz 500.000 kisi dusunulerek yapildigindan oturu, su anki 3.000.000’luk nufusun trafige getirdigi yuk, standartin uzerinde. Elbette butun bunlara ragmen, bahse konu yogunlugun, 1.5 saatte bir kopru gecirten ve buna sukrettiren Istanbul trafiginin eline su dokebilmesi mumkun degil. Dolayisiyla kisacik bir zamanda stadyuma varmamiz mumkun oldu.

Arabadan indigimiz gibi, stadyuma dogru otoparkin icerisinden yol almaya basladik ancak gidis yonu stada degil de Camlik Aile Cay Bahcesi’ne gidiyormusuz havasinda, agaclarla kapliydi. Nitekim arkadan “Nieto bilmemne” diye seslenen birisi peydah oldu. Tahminen “Nereye hemserim” diyordu. Allahtan yanimizda Gulnara vardi da lisana bagli yol, yordam hususunda ayazda degildik. Tahmin ettigimiz gibi “Giris obur taraftan cahil cuhelalar” seklinde bir yonlendirmeyle, aksi istikamete yurumeye basladik.

Belli kontrol merkezleri disinda, stadin icerisine giris, yuksek demirlerle engellenmis. Guzelce islemeli demirler ve arkalarindan yukselen kadim agaclarla sarmasiklar futbol macina degil de Ciragan’a baloya gidiyormusuz havasi veriyor. Sagda sola sari-lacivert atkili insanlar gorduk. Kril alfabesinden cikardigim kadariyla Kazakistan, Almaty ve Kairat kelimeleri okunuyordu. “Nerede lan bu atkicilar? Almadan girmem” diyerek kafa utulemeye basladim.

Bizimle ayni tribunde oturmayacak olan Gulnara, arkadaslariyla bulusamadigindan ve dolayisiyla bileti henuz eline gecmediginden, beklemeye basladik ama olacak gibi degil, saat yaklasiyor. Neticede “Bari biz gidelim” diyerek hareketlendigimizde, sadece bir tane yol oldugundan stadin cevresini tavaf etmemiz gerektigi aklimiza bile gelmedi.

Buyukce bir lunaparkin ve yakinindaki su kanalinin yanindan gecerek ana caddeye varmadan once bir Futsal salonu gorduk. Burada yesil saha futbolundan cok daha gelismis oldugunu duymustum bu olayin. Yerinde incelemek uzere kendimize telkinde bulunarak transit gectik.

Billboardlardaki Efes Pilsen reklami dikkat cekici. “Iki senedir mac kazanamiyorsunuz Tuncay amca? Hep Fener, hep Fener. Nasil olacak?” diye gecirdik icimizden.

Ana cadde oldukca hareketliydi. Butun Almaty, aksam gezintisine cikmis gibi. “Yuzolcumu Turkiye kadar ama nufus Istanbul’un 6’da biri” seklindeki dinginlikten eser yok. Zor yurur haldeyiz. Stadin hemen yaninda kapali spor salonunu gorduk. Simetriyi oturtamadim ama tahminen futsal da bu salonun bir kosesinde oynaniyor. “Basketbol ve voleybolun programini da bir sekilde ogrenmek gerek” diye ic gecirip yola devam…

Sonunda “Ortalyk Tsentralnyi Stadyumu, tum hasmetiyle karsimizda” diyemiyoruz ama yine de sevimli ve vasatin uzerinde bir gorunusu var. Karsilikli bankolarda bilet giseleri var. Bunlarin onu oldukca kalabalik. Forma, atki ve brosur satan diger standlarda ise malzemeler tukenmis. Birer ikiser forma ve cesitli Avrupa takimlarinin atkilarindan baska bir sey kalmamis. Kazakistan atkisi gordugumuz tek yer, nevale satan bir stand oluyor. Atkinin fiyatini soruyoruz. 5000 Tenge cekiyor. Haliyle biz de “S…tir” cekiyoruz.

Tribune girisin hemen karsisinda acik hava bari gibi bir mekan ve 2.5-3 metre boylarinda dev bir ekran var. Oradan “Artik maca gireyim” diye kopanlar, ellerinde bira, votka vs. ile kuyruga giriyorlar. Hafif “Itmeyelim beyler. Cocuk var” itis kakisindan sonra ilk kontrol noktasini atlatarak, ikinci ve sonuncuya yol aliyoruz.

Hakan abiler, “iceride yoktur” diyerek mesrubat alirlarken, biz de atki arayislarindayiz. Burada da atki yerine babayi alinca, bir yuzunde Kazakistan Milli Marsi yazili olan kucuk bir sopali bayrak temin ediyoruz. Mesrubatlar polisin muhalefetiyle karsilasinca, posetlerden bir tanesi hayir kurumlarina (!) gidiyor. Diger poset ise benim elimde. Yillar once Kadikoy’deki bir Istanbulspor macinda elimdeki bileti okumayan barkod okuyucunun mizikciligina sinirlenip, en az benim kadar cusseli bir abiyle, fizik kurallarini alt ust edercesine turnikeden gectigim vb. bir suru zamanin yarattigi tecrube ve refleksle posetleri “Davay davay” diyen polise caktirmadan geciriyorum. Hos, sular ve gazoz imamin abdest suyundan hallice oldugundan cok da yar olmuyorlar bize…

Nihayet tribundeyiz… Yerlestigimiz kisim, Kadikoy yenilenmeden once “Eski Acik” diye tabir edilen okul tribunune benziyor. Efendi gibi mac seyredilen bir yer. Mac baslamadan once “Kesin surasi hareketlidir. Yoksa burasi mi cosar?” gibi tribune dair tahminlerimizin hic birisi tutmuyor. Zira butun tribunler ayni. Aklimiza “Burada isler sizin bildiginiz gibi degil” diyen, yukaridaki Kazak arkadas geliyor ama Milli Mac bu. Umitliyiz.

Nitekim Milli Marslarin okunusu esnasinda olayin gidisatini az cok kestirebiliyoruz. Oncelikle bizim tribunlerden ozur dilerim. “Milli Marsini bu kadar uyumsuz okuyan baska millet yoktur” diyordum. Varmis. Kulaga cok hos gelen bir marslari olmasina ragmen bizim 3.000 kusur kisilik tribunde, ayni sekilde okuyan 20 insana rastlamak mumkun olmadi ama cosku tamdi. Mars biter bitmez, bireyselden baslayip kitleye yayilan “Kazakstan” temposu “Bu mac boyu gider” dedirtti ve hakikaten gitti.

Ortalyk Stadi’nin zemini oldukca guzel. Genis atletizm pisti yuzunden kucuk bir kutu gibi gozuken yesil alani cevreleyen tribunlerin, skorbord tarafinda kalan kismi haric, hemen hepsi doldu. Klise deyimle zemin ve ortam guzel futbola cok musaitti. Musaitligin hakki verildi.

Kazakistan “Ukrayna harcar be abi”cileri neticede hakli cikarsa da “Az kalsin, en azindan bir beraberlik oluyordu” dedirtti ve oldurenlere, yigitligine hak verdirdi. Gerci Ukrayna ne zaman istese gol atabilecek bir sekil sergiledi ve beylik olacak ama yine de ilk yarinin en sonunda, o moral bozucu gol yenmese daha farkli olabilirdi.

Ukrayna’da (bilhassa ilk yarida) Rebrov ve iki gol atan Nazarenko, Sheva ile birlikte Kazaklari cok ugrastirdilar. “Ulan tabii oyle olacak. En ofansif adamlar onlar” denebilir ama zaten oyunun genelinde sadece defanstan ileriye uzayan Ukrayna toplari ve onlari karsilayabilen Kazak sag kanadi ile karsilayamayan Kazak sol kanadi vardi. Diger dinamiklere dogru duzgun is bile dusmedi. Zaten gollerin hepsi de iyice bunalarak, bolca hata yapan Kazakistan defansinin kademe hatalarindan ve sektirmelerinden geldi.

Zerre kadar tanimadigim Kazakistan’da ilk bakista kaleci, sag bek ve orta saha / ilerideki (kaptanlari haric) bir iki oyuncu cok direncli oynadilar. Arada kameraya aldigim pozisyonlari tekrar tekrar izledigimde her yerde onlar gorunuyor ve zaten golun disinda tehlike yaratan her pozisyonda yine bu adamlar vardi.

Aslinda mactan cok tribunleri izledim.

Mesela yakinen gormesem, bulundugumuz yerin sol tarafindaki tribunde bulunan insanlarin Kazakistan’a uyum saglamaya calisan yari Kazak Meksika gocmenleri (nasil oluyorsa) oldugunu dusunecektim. Bir tribun dusunun ki macin dakikasi ve sonucu ne olursa olsun Meksika Dalgasi yapmaya calisiyor. En basta bu buyuk gayretlerine sempatiyle bakip, sesi en cok cikabilenlerden birisi olarak “Davay, davay” diye durmadan cevremi gaza getirdim ve bunu basardim ama herseyin de bir siniri var. Mac olmus 3-1. Ukrayna bastirdikca bastiriyor. Bunlar hala Meksika, Paraguay, Sili pesinde… Bir durun, bir dinlenin…

Her tribunde bireysel, coskulu arkadaslar goze carpiyordu. Bunlarin bizim bulundugumuz tribune duseni, dovmeli kardeslerdi. Yalniz burada cosku az suruyor. Birileri geliyor, 30 saniye kadar bagiriyor. Sonra nereye gidiyorsa gidiyor, yerine bir baskasi geliyor.

Uc dort tane genc taraftar da ellerinde Kazakistan bayragi ile bir o tribune, bir bu tribune kosuyorlardi. Gurbuz olanin nasil o kadar kilolu kalabildigine sasiyorum. Zira kondusyonuna hayran kaldim.

Bunlarin disinda “Buraya oturmaya mi geldiniz? Bagirin, Allah askina bagirin” seklinde romantik arkadaslar vardi ki kendimi en yakin hissettigim bunlar oldu. Repertuarlari genis degil. Sadece “Kazakstan” ya da “Kazakstan. Cempiyon” diye bagiriyorlar ama ictenler. Bunlarin sayesinde tribun hareketleniyor, ayni tempoyu tutuyor. Bu lokomotif arkadaslar da olmasa, bizim tribunlerde bol bol yasanan “Laaaan, bak bak, el salliyorum sana. Bak tam karsindayim. Sari-Lacivert formaliyim. Hay gozunu s.keyim senin, gormedin mi hala?” (Ulan nasil karsisi, butun tribun karsisi zaten. Ve nasil sari lacivert formali. Kirmizi Beyaz mi olacak Kadikoy’de) seklindeki telefon geyigine gerek kalmadan bagirarak sesinizi duyurabilirsiniz karsi tribunlere.

Pankart acisindan zengin bir durum yok, haliyle. Ancak skorboard tribununde acilan bir pankart vardi. Defalarca acildi, kapandi. Tahmin ediyorum ki bayrak kosturan arkadaslar gibi hiperaktif kisiler tutuyordu pankarti. Actilar, salladilar, kapadilar. Actilar, salladilar, kapadilar. Ogrendigimize gore “Kupa bizim” gibi bir sey yaziyormus ustunde. Yine ayni tribunde kucuk bir pankart daha acildi ama onun mealini cozemedik.

Burada stadyumdaki polislere bir parantez acmak gerek. Hakan abinin de soyledigi gibi “Ortada hic gozukmuyorlar belki ama her aykiri duruma mudahiller”. Mesela sigara yasagi. Icen hemen uyariliyor. Bu konuda son derece katilar. Gerci bu sertlik biraz abartilmis. Birisi ayagini onundeki koltugun arkasina dayamayagorsun. Polis hemen olay (?) yerinde bitip, duruma el koyuyor.

Sahada tel orgu yok, onun yerine asker orgu var. Bes adimda bir havaci kamuflajli askerler duruyor sahanin icinde ve araliklarla polis. Yerel polis kiyafetini tamamlayan sapkanin tepesi semsiye buyuklugunde ve daha havaalaninda indigim ilk andan beri dikkat ettigim bir sey var ki burada polis kiyafetleri bizim broveli madalyali Pasa elbiselerinden daha suslu. Yolda yururken kontrole gelen bir polisi Mekanize Piyade Tugay Komutani sanmaniz mumkun.

Artik bu guvenlik onlemlerinden midir, yoksa naiflikten mi bimiyorum, gol sevincleri muthis olculu. Bayrak sallama, sevinc nidalari. Normal seyler… Bizim oradaki gibi yerlerde yuvarlanmalar, ust bas yirtmalar yok pek. Gol olunca rakibe ya da ortaya, hem de sevincten, ana, avrat, yedi sulale sovmek vb. seyleri zamanla ogreneceklerine inaniyorum. 0-3’den 4-3’e donen Gaziantep macinda, 4. golden sonra 5-6 dakika kadar yerden kalkamadigimi ve en az 35-40 kisiyle sarildigimi ve 6-0’lik Galatasaray macinda bir agabeyimizin (King Santillana), biraz da her golde yukaridan uzerimize atlayanlar sayesinde, sevinirken ayagini sakatladigini hatirladigimda “Darisi basiniza” diye gecirdim icimden. Zira guzel seyler bunlar…

Macin sonlarina dogru, 3-1 devam ederken, yine yukarida bahsettigim pankartli tribunde bir mesale yaninca, ben o tribundekilerin tam benim kalem olduguna kanaat getirdim. “Maci mi kaybettik? Ne maci lan? Acin lan pankarti. Yak mesaleyi. Kazakstan. Cempiyon. 4 mu oldu? Ya birak…Bagirin olm… Ahanda 5” dermis gibiler.

Yanan tek mesalenin dumani butun stadi sararken, hakem maci bitirdi. Disari ciktik. Ukrayna taraftarlarini ve Takim Otobusu’nu gorduk. “Bizim Belediye Otobuslerinden hallice” diyemeyecegim, cunku bunun hallice olabilecegi baska bir vasita bilmiyorum uzun zamandir. Belki bizim Lise’nin servisi…

Bu kadar uzun lafin kisasi, macimizi izledik, yukaridaki hatira resmimizi cektirdik ve Kazakistan’daki kurkcu dukkanimiza geri donduk. Uzun sure Milli Mac olmayacakmis burada. Bir Kairat macinda yeniden tribunde olabiliriz belki, mesai halleri musait olursa.

Son olarak, bu macta bir kez denedim, cok dayanamadilar. Nedir? Bizim sesimiz biraz borudur, dostlar bilir. “Kazakstan, cempiyon” temposunu bakalim ne kadar devam ettirebilecekler diye bir zorlayayim dedim. Butun tribunle basladik, 15-20 kisi kaldi yirmi kusuruncu turun sonunda. Birakinca da “Manyaga bak” gibi donup baktilar.

Taraftarsaniz yapacaksiniz kardesim. Ne demis, Master Yoda?
“Try not. Do or do not. There is no try”

10 Eylül 2008 Çarşamba

Kufur mu Etmis? Inanmam...

Hurriyet'te Yalcin Dogan yaziyor.

9 Eylul aksami, Levent'teki TSYD Dernegi'nde, iclerinde alamet-i farikasi biyigi olan Osman Tamburaci'nin da bulundugu bir grup sohbet ederken, Fatih Terim Osman Tamburaci'yi ariyor.

Osman Bey, dernege gelmeden once Sky Turk'e ugramis, bir yayina katilmis ve Milli Takimla ilgili kelamlarda bulunmus. Fatih Terim'in gundem degistirdigini vs. soylemis.

Imparatore de "Yahu Osman, biraz önce Sky TV’de konuşmuşsun, bana söylediler. Ben ne demişim? Gündem değiştiriyormuşum, öyle demişsin. Ulan bu ne biçim konuşma?" diye lafa girmis. "Ulan ben senin bıyığını s.kerim" diye laftan cikmis. Finali bu tonda yapmayayim, bas bariton bitireyim diyerek de neticeyi "Ulan ben senin, ananı, avradını s.kerim"e baglamis.

Milli Takim Teknik Direktoru kufur eder mi, etmez mi? Buna girmeye gerek yok. Dogrusu bu olsa, dunya uzerinde diplomasi diye bir sey olmayacagi gibi, her makamin kufure kiyamete hakki olurdu.

Burada samimiyetle sorulmasi gereken soru su aslinda.

Fatih Terim'in bu hallerine sasiran ferd-i vahit (Hincalca:kisi) oldu mu?

Yilmaz Ozdil'in bir yazisi vardi. "Alex Ferguson dunyalari aldi. Ola ola Sir olabildi. Bizimki simdiden imparator" mealinde.

Fatih Terim'i, bu ulkenin Fatih Sultan Mehmet'ten sonra cikardigi en buyuk Fatih ilan edenler, en ufak hatalarini gormezden gelerek alkislamaya devam etsinler... Imparatora (!) bu haller, onlara da bu yakisir.

Maca Gittik, Tribun Dolmus.

Kazakistan'in Ukrayna'ya 3-1 kaybettigi macta yerimizi aldik.
Arkasi yarin...

9 Eylül 2008 Salı

9 Eylul 1922

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik.
ve Kayserili bir nefer,
Yanan şehrin kızıltısı içinden gelip,
öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber
seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

Nazim Hikmet Ran (Kuva-yi Milliye Destani)

Mazide Yatan Tarihin Ebedi Anitlari

Fenerbahce Bayan Basketbol ve Bayan Voleybol ilk ve sampiyon takimlarinin kaptani Ayten Salih ve takim arkadaslari. Sanli mazinin en sanli sayfalarinin her kosesinde imzasi bulunanlar. Ve o imzalarin birincisine, Ayten Salih'e ulasmak nasip oldu sonunda. Icimizden gecenleri yazdik ona.

Cok yasa, Buyuk Kaptan...

Ayten Hanim, ya da daha icimizden gelen bir hitapla, sevgili “Buyuk Kaptanimiz”

Bizler, maclarda ve ayni zamanda sosyal yasantimizda birlikte olan arkadas toplulugumuza “Fenerbahce Amator Brans Gonulluleri” ismini uygun gormus bir grup Fenerbahce taraftariyiz. Sayimiz itibariyle, Buyuk Fenerbahce camiasinin icerisinde kucuk sayilabilecek bir damla olsak da Fenerbahce’nin “Sadece bir futbol kulubu degil, ayni zamanda ulkemizin spor ocagi oldugu” gerceginin farkindayiz.

Dolayisiyla bu satirlardan size ulasmanin ve yuksek isminize hitap edebilmenin bize verdigi heyecani tarif edebilmemiz mumkun degil.

Zira, son yillarda surekli basarilariyla ovundugumuz Bayan Basketbol Takimimizin ve gun gectikce eski gunlerine daha da yaklasan Bayan Voleybol Takimimizin; kurulus yillarinda tamamen amator bir sevda ile tasidiginiz formasinin, sadece oynadiginiz donemde degil, bugun de kazanilan basarilarda buyuk payi olduguna inaniyoruz.

Bilhassa Fenerbahce Bayan Basketbolu’nda ve Bayan Voleybolu’nda basari bir gelenek haline gelmisse ve ilerideki basarisiz yillarda insanlar bu mesut mazinin hayalinde kendini avutma tesellisine erisebildilerse, bu sizin ve takim arkadaslarinizin ölümsüzlük muhruyle damgalanmis ebedi bir eseridir.

Yasimiz itibariyle sizi canli izleme serefine nail olamadik ve hatta basardiklarinizi akil balig olduktan cok sonra eski dergilerden ve kitaplardan ogrendik. Ancak bilmenizi isteriz ki kizlarimizin her macinda, ustad Cem Atabeyoglu’nun “Ates Parcalari”, “Yenilmez Armada” ve “Harika Kizlar” tanimlari esliginde, sizleri durmadan alkislamaktan onur duyuyoruz.

Buyuk Kaptan;

Yillar bir suru manevi deger gibi, “Ornek Sporcu” ve “Bayrak Adam” vasiflarini da seyreklestirdi ve adeta yok etti. Kurumlar hafizasi ve zihniyeti, “Vefa” duygusunu zaman zaman inkar eder hale geldi. Ancak emin olunuz ki Fenerbahce Taraftari olarak bizler; bugun ozlemle andigimiz bu vasiflari ve degerleri icten yasayarak, formasina ve Fenerbahce’sine unutulmaz hizmetler veren sizleri asla unutmadik, unutmayacagiz.

Kazanilan her macta ve ellerde kalkan her kupada yeri olan sizin kutsal teriniz, Sonsuza Kadar alkislanacaktir.

Saygiyla ellerinizden operiz, Buyuk Kaptanimiz…

Fenerbahce Amator Brans Gonulluleri

8 Eylül 2008 Pazartesi

Tachibana Ukyo

Tachibana Ukyo. Bir donem Haohmaru, Gen-an, Hattori Hanzo, Calford vs. ile atari salonlarinda kendimizden gecmemize yol acan oyunun kahramanlarindan biri.

Ukyo, 20 Eylul 1764'de Japonya'nin Kohga bolgesinde dogdu. 1.76 boyuna karsin, sadece 42 kilo olmasi kirilgan bir bunyeye sahip olmasina yol acti ve ayrica tuberkuloz yuzunden akcigerleri adeta tukendi.

Alamet-i farikasi, uzun mavi saclari olan Ukyo, el yapimi kiliciyla ve basarili oldugu Iaijutsu teknigiyle ona buna saldirirken bir yandan Kei Odagiri adinda bir kiza asiktir ama kiz hali hazirda baskasinin nisanlisidir. Ukyo, ona vermek icin aradigi bir cicegin pesinde omur tuketmektedir. En son biraktigimizda hala oksure oksure birileriyle kapisiyordu.

Onunla oynamasi zordur, bilen bilir.

Eric Theodore Cartman - 1

Senelerdir hastasi oldugumuz ve net alemlerinde 8 yildir nick olarak da kullandigimiz "I'm not fat. I'm big boned" Cartman'in unutulmaz eserlerini irdeleyecegimiz de bir iki kuple olsun.

Yedinci Sezon'un Ucuncu Bolum'u: "Toilet Paper"

Tayfa, ogretmenlerine kizip, kadinin evini tuvalet kagidiyla kaplarlar. Sonrasinda kasabanin ustun zekasiz dedektifi Barbrady, bu islerin ustasi kucuk "Anthony Hopkins" Josh'i ziyarete giderek, olayi cozmesine yardimci olmasini ister.

Barbrady-Josh diyaloglari ve durumdan vicdan azabi duyan Kyle'i yok etmek isteyen Cartman'in Al Neri - Fredo Corleone'ye atifla denemeleri insani gulmekten bogulur hale getirir.

Ama en cok da digerlerine verilecek ifadeyi dikte eden Cartman'in Mr. Mackey'nin kapisinda sarfettigi asagidaki uydurma tiradi:

Kyle: How the hell did they find out it was us that TP'ed that house?

Cartman: Will you relax, Kyle?! They have nothing on us! As long as we all stick to our story, we'll be fine.

Stan: We'd better go over our story again so we don't screw it up.

Cartman: Okay. Last night, all four of us were at the bowling alley until about 7:30, at which time we noticed Ally Sheedy, the Goth chick from the Breakfast Club, was bowling in the lane next to us, and we asked her for her autograph, but she didn't have a pen, so we followed her out to her car, but on the way we were accosted by five Scientologists who wanted to give us all personality tests, which were administered at the Scientology Center in Denver until 10:45, at which time we accidentally boarded the wrong bus home and ended up in Rancho de Burritos Rojos, south of Castle Rock, and finally got a ride home with a man who was missing his left index finger, named Gary Bushwell, arriving home at 11:46.

Kyle: I'm confused. Did Ally Sheedy take that personality test?

Stan: Yes, dude!

Cartman: Kyle, it's very simple: we followed Ally Sheedy out to her car, but on the way we were accosted by five Scientologists who wanted to give us all personality tests, which were administered at the Scientology Center in Denver until 10:45, at which time we accidentally boarded the wrong bus home and ended up in Rancho de Burritos Rojos, south of Castle Rock, and finally got a ride home with a man who was missing his left index finger, named Gary Bushwell, arriving home at 11:46, you got it??

Kyle: Ah, Ah I, ah I thought...

Cartman: [exasperated]Oh, for Christ's sake!

Stan: Look, Kyle, just let Cartman do all the talking, okay? He's better at being in trouble than anybody.

Cartman: Thank you, Stan. [the doorknow begins to turn] Sh sh, here they come, here they come. [the door opens and Mr. Mackey appears] "And so I said, 'That's a terrific joke, Wendy. Tell us another one.'" Oh, hello, Mr. Mackey. Are you ready to see us now?

Istanbul'du Bu Dizi

Cengelkoy, kucuklugumuzun efsanelerindendir. Bostanci'dan 2 Numara'ya binip Uskudar'a giderdik. Oradan dolmusa binip Cengelkoy'e gelirken, tam da meydana gelmeden soldaki top sahasinin orada dimdik bir yokustan dolmus hizla inince, yokuslarin o izah edemeyecegim tadi kalirdi kalbinde insanin.

Meydanda bir balikci dukkani vardi dayimin. Seramik duvarlarinda asili olan agdaki cesit cesit kurutulmus balik, karides ve yengecleri hala siralarina gore sayabilirim sanirim. Ama tencere tencere yedigim su urunlerinin hesabini yapmam imkansiz. Can bogazdan gecer, malum.

Yol boyunca ilerleyip, deniz kenarina geldiginizde ve mevsim yazsa henuz daha kirlenmemis denizde yuzenleri gorurdunuz. Ben omur billah yuzme denen fiile mesafeli durdugumdan, teyp motorlarini kicina taktigimiz ve tekne sekli verdigimiz beyaz muhafaza kopuklerinin suda uzaklasmasini seyrederdim. Ne cok deniz anasi vardi...

Balik akvaryumlariyla, yuva yapan guvercinleri izlemeyi ve kagittan ucak yapmayi Cengelkoy'e tepeden bakan bir suru bacanin yaz kis ayni eksi kokuyu yaydigi 20 adimlik terasta ogrendim.

Bir de acikhava sinemasi vardi Cengelkoy'de. Cay bahcesi sandalyelerinde yaz aylarinda, sira sira insanlar. Bugun hala ne zaman bir acikhava sinemasi gorsem aklim gider. Cengelkoy'de seyrettigim filmlerden degil. Zira aklimda kalan iki film var. Biri Hulya Avsar'in Sekreter filmi. Digeri de yarisini sandalye altinda gecirdigim Karabasan. Ama acikhava sinemasinin bol oksijenli havasini ve huzurlu sessizligini unutmadim. Ne zaman Cengelkoy'u gecip Kuleli ve Kiz Lisesi istikametinde devam etsem, bir yanim o dar gecitten ulasilan sinemada kalir.

Lise yillarindaydik. Televizyonla aramiz mecburen iyi, yas itibariyle. Dizi olayi "sallasan 50 eline, 150 seyine deger"e daha gelmemis. Kaliteli yapim orani yuksek vs. vs. Lakin bir dizi, bizi aldi goturdu. Sevket Altug'un hemen hemen son, Sevval Sam'in ilk kez arz-i endam ettigi, sadece onlarla degil her oyuncusuyla adami alip "Istanbul" diye durduren bir diziydi Super Baba.

Yeni Turku'nun bestesi, Oya Kucumen'in sesi ile baslayan dizide tamamiyla mutlu bolum sonu "yok" denecek kadar azdi belki ama az gulmedik, az aglamadik. Bu dizi ugruna, okul gezilerine gitmedik. Disarilara cikmadik.

Kanal 1 veriyormus bu aralar tekrarlari. Denk gelmemek icin dua ettik. Zira bu kadar uzakta, bu kadar kalbe kader bir seyi cok kolay kaldirmaz bunye.

Cengelkoy, Anadolu Yakasi'nin hemen her semti gibi bizdendi, bizim kalemdi velhasil. Ve Super Baba'da Sumer Tilmac'in surekli profil verdigi o kahve biz gittigimizde hala yerinde duruyor olursa, oradan denize bakip, okyanus yesilini hatirlamak var serin hayalinde...