Sene 1993. Kucukyali'ya yeni tasinmisiz. Bostanci-Suadiye arasinda kalan ve muhtarliklarca paylasilmasi her zaman polemik konusu olmus, 7 gun / 24 saat hareket merkezi bir bolgeden, sayfiye kare, sakinler sakini bir mekana gelmisiz.
Commodore 64'um, paket oyunlarim, Aztech joystickim ve Teks Viller ciltlerimden baska arkadasim yok. 1 ay, asosyalligin dibine vurup "Oglum gunese ciksana biraz" diyen anneme, vampirmisim gibi bakarak yorumsuz gecen zamanin sonunda, arka bahceye bakan pencerede cocuklarin Alman Pota oynadigini gormemle, pencereden dikize baslamam bir oldu.
Boyle bir husus nasil duyulur, onu da bilmiyorum ama bu top oynayan sahislarin "Yeni tasinan cocukta basketbol topu varmis, cagiralim" iradesi ile ben de indim bir sure sonra. Zemin bombeli, top surmek falan imkansiz. Ancak durdugumuz yerden serbest atis.
Cocuklugun "Ehelehoeyy" diye saga sola kosturmaktan ve agactan duserek kafa goz yarmaktan arta kalan zamanlarinda; 10'lu yas hanelerimize uygun muhabbetlerin muzige dusen kismi klasik artistliklerdi. Misal hic unutmuyorum, ismi lazim degil biri, "Ben en son Michael Jackson'in Bad albumunu dinledim" demisti. Ulan sempanze. Album cikali olmus 6 sene. Onca zamandir inzivada miydin?
Ben bu kadar artist degildim. Mesela o albumu ciktigi gibi aldirmistim (Sevsinler) ama uc sarkidan baska bir sey dinlemedigimden, sara sara kasetin hasati cikmisti. Susuyordum.
O zamanlar da Kucukyali Merkez'de, postaneye dogru yururken direk karsida bir gazete bayii vardi. Mizah Dergilerimizi oradan alirdik. Bostanci'dan kalan Blue Jean aliskanligi da bir sure devam etti burada. Hatta bir suru cikartma yapistirdigim not defterlerim hala duruyor. Anti parantez; Samantha Fox cikartmalarinin fazla olmasinin nedeni, Blue Jeanin cikartma politikasiydi. Benimle alakasi yok...
Boyle boyle, merkeze dergi almaya inis cikislarimizda, zevkler-renkler muadil bir arkadasim sayesinde Rock Kazani ile tanistim. Cok okumadim, sadece alinirken refakatim vardi ama o muzige de ince ince sarar olduk. Sonra sardigimiz iplik kalinlasti. Albumler, yayinlar girla. Her seferde Akmar'a ugra Canar. Bir yogunluga ara verdik, hatta baska bir ara ip koptu. Sonra rock muzik sevdamiza geri donduk falan fismekan.
O gunlerden akilda kalan bir hatira. Cocuklugumun her anisini tepeden uzerime firlatiyor. Kronik'ten Lie... Guzel sarki be...
-----------------------
Mama said. this music is not good for my health
She said. I'm in trouble deep
She said. the more I play I get weaker
She didn't want her dear son be a guitar player
She didn't know her crazy son cant live without power
You gonna die
I want that's why
Fly, then I'll just fly
Cry, stupid cry
Bye. I say Goodbye
-----------------------
Bir yazi sonu "Sahi..."si daha. Aptulika ne oldu sahi?
12 Ağustos 2008 Salı
Son Bayraklar
"Toplumun Degerleri"ni bayraklara benzetecek olursak; sancak tutanlarin birer birer yasam surelerine yenik dusmesi yuzunden, bu bayraklari hizla kaybederken toplumun ta kendisi olan Fenerbahce'de "Bayrak Adamlik" muessesesinin layikiyla yasamasi dusunulemez elbette.
Sabirsizlik almis yurumus. Yeri geldiginde kisacik bir ataletin, adaleti yaratacagini veya koruyacagini bilmemek yuzunden camia disina itilen degerleri listelemeye kalksak, icimiz burkuldugundan yarim kaldigimiz zamanlari yasiyoruz, uzunca suredir.
Yapabilecek bir sey var mi? Yok... Cunku "Eskiye ozlem" nidalari ne kadar iyi niyetli olursa olsun, karsiliginda alinan cevap sadece "Muasir bir seviyeye cikmak gerekliligi". Uzerinde hemfikir olunan bu konunun "Sembol Isim" yaratilmasina nasil engel olabildigini sordugunuzda ise mantikli bir cevap alamiyorsunuz. Halbuki degerlere sahip cikmak, ne kurumsallasmanin ne de saglikli bir spor kulubu yapisina kavusmanin onunde engel teskil eder. Umariz bir gun anlasilir. Neyse...
Isaac Hayes'den sonra, internetten baska bir kotu haber geldi. Serkan Acar'a kanser teshisi konmus.
Uzun uzun anlatmaya gerek yok kendisini. Kadıkoylu1907 abi'nin tek cumleyle ozetleyebildigi gibi "Guzel adamdir" ve belki son "Bayrak Adamlar" kusagindandir. Fenerbahce icin hizmetlerinin, emeklerinin hakki odenmez. Tum camia, bir an once sihhatine kavusmasini bekliyor. Insallah...
Kucucuk de bir ani. Gecen sezon, Burhan Felek'de yuzme yarislarindayiz. Bir onceki sene, yana yakila "Taraftarimiz nerede?" diyen ve gittigimizde mutesekkir olduklarini defalarca belirten sporcu velilerinden bir kismi bu kez burun kivirdiklari gibi, yapilan her seye bir kulp takip engellemeye calisiyorlar. Tezahurat, pankart vs. vs. Yarislarin kazanilmasi garanti olunca, bizim yuzumuzden ortalik daha fazla gerilmesin diyerek cikmaya basliyoruz. Tek sira halinde, yoneticilerin yanindan gecerken, salona yeni gelmis olan Serkan Acar gulerek, cikan taraftarlari tek tek selamliyor.
Iste boyle bir sey...
Sabirsizlik almis yurumus. Yeri geldiginde kisacik bir ataletin, adaleti yaratacagini veya koruyacagini bilmemek yuzunden camia disina itilen degerleri listelemeye kalksak, icimiz burkuldugundan yarim kaldigimiz zamanlari yasiyoruz, uzunca suredir.
Yapabilecek bir sey var mi? Yok... Cunku "Eskiye ozlem" nidalari ne kadar iyi niyetli olursa olsun, karsiliginda alinan cevap sadece "Muasir bir seviyeye cikmak gerekliligi". Uzerinde hemfikir olunan bu konunun "Sembol Isim" yaratilmasina nasil engel olabildigini sordugunuzda ise mantikli bir cevap alamiyorsunuz. Halbuki degerlere sahip cikmak, ne kurumsallasmanin ne de saglikli bir spor kulubu yapisina kavusmanin onunde engel teskil eder. Umariz bir gun anlasilir. Neyse...
Isaac Hayes'den sonra, internetten baska bir kotu haber geldi. Serkan Acar'a kanser teshisi konmus.
Uzun uzun anlatmaya gerek yok kendisini. Kadıkoylu1907 abi'nin tek cumleyle ozetleyebildigi gibi "Guzel adamdir" ve belki son "Bayrak Adamlar" kusagindandir. Fenerbahce icin hizmetlerinin, emeklerinin hakki odenmez. Tum camia, bir an once sihhatine kavusmasini bekliyor. Insallah...
Kucucuk de bir ani. Gecen sezon, Burhan Felek'de yuzme yarislarindayiz. Bir onceki sene, yana yakila "Taraftarimiz nerede?" diyen ve gittigimizde mutesekkir olduklarini defalarca belirten sporcu velilerinden bir kismi bu kez burun kivirdiklari gibi, yapilan her seye bir kulp takip engellemeye calisiyorlar. Tezahurat, pankart vs. vs. Yarislarin kazanilmasi garanti olunca, bizim yuzumuzden ortalik daha fazla gerilmesin diyerek cikmaya basliyoruz. Tek sira halinde, yoneticilerin yanindan gecerken, salona yeni gelmis olan Serkan Acar gulerek, cikan taraftarlari tek tek selamliyor.
Iste boyle bir sey...
Rise, Isaac Hayes...
Flying Dutchman'dan Gamli Baykus'luk bir hareketle sabah saatlerinde ogrendik. Isaac Hayes; 1942 dogumlu Soul Muzik efsanesi. Iki gun once vefat etmis. Kendi gitti, giderken bizim Chef'i de yaninda goturdu. Bir sure oncesine kadar South Park okulunun capkin siyahi ascisi olarak temayuz ediyor, "Guys"in mentorunu seslendiriyordu Hayes.
Gerci bir anlasmazlik (Mensubu oldugu Scientology'ye dizideki "Trapped In The Closet bolumunde giydirilmisti) yuzunden Hayes ayrilinca, dizide de oldurulmustu Chef ama hem "Black Moses" ve Shaft ile unutulmayacak muzik efsanesi Hayes'e, hem de karsi cins konusundaki derin birikimi ve coskulu tarzi yuzunden Chef'e saygimiz buyuktur. Nur icinde yatsinlar...
Muzikten degil de daha iyi Bildigimiz yerden ahkam keselim.
Stan, Kyle, Cartman ve Kenny, kafalarina takilan konulari danismak icin Chef'e giderlerdi.
Hey, Chef.
How's it going?
Bad.
Why bad?
diyalogu ile mevzuya girilir ancak konu ne olursa olsun, sadede gelmeden once ekseriyetle kadinlarla ilgili hard bir sarki soylerdi.
Kendisi cins, ebeveynleri kendinden cins biriydi Chef. Babasi, Loch Ness Canavari'nin gittigi her yerde onu takip edip "tree-fiddy", yani 3.50 dolar borc istedigini anlatirdi.
Oldugu ve Star Wars:Episode III'deki gibi bir rituel esliginde Darth Chef'e donustugu sahneyle tamamlanan "Return of Chef" bolumu son dizisi oldu. Sarkilari kaldi yadigar. Bunlardan bazilarinin basliklari ve giris cumleleri var asagida. Daha ne olsun?
I'm gonna make love to you woman, gonna lay you down by the fire.
Ohh Kathie Lee, how I'd love to lay you down.
Mmmm baby every time that we kiss... Hot Lava!
You've got to hold your football like you hold your lover.
Tonight is right for love... Love Gravy.
I'm gonna make love even when I'm dead.
With my love deep inside you, where no man has ever been.
A non-offensive, non-denominational holiday song.
No, baby, there's no substitute (no substitute) for you.
When a man loves a woman and a woman loves a man.
You're gonna need some cream for your ass.
You and me, and her... and you and you! Simultaneous lovin'!
Say everybody have you seen my balls, they're big and salty and brown.
Stinky Britches was something I wrote several years ago.
Chef's song about the love bug.
Chef's song about the menstrual cycle.
Little Chef's song about drugs.
Chef's song about prostitutes.
Gerci bir anlasmazlik (Mensubu oldugu Scientology'ye dizideki "Trapped In The Closet bolumunde giydirilmisti) yuzunden Hayes ayrilinca, dizide de oldurulmustu Chef ama hem "Black Moses" ve Shaft ile unutulmayacak muzik efsanesi Hayes'e, hem de karsi cins konusundaki derin birikimi ve coskulu tarzi yuzunden Chef'e saygimiz buyuktur. Nur icinde yatsinlar...
Muzikten degil de daha iyi Bildigimiz yerden ahkam keselim.
Stan, Kyle, Cartman ve Kenny, kafalarina takilan konulari danismak icin Chef'e giderlerdi.
Hey, Chef.
How's it going?
Bad.
Why bad?
diyalogu ile mevzuya girilir ancak konu ne olursa olsun, sadede gelmeden once ekseriyetle kadinlarla ilgili hard bir sarki soylerdi.
Kendisi cins, ebeveynleri kendinden cins biriydi Chef. Babasi, Loch Ness Canavari'nin gittigi her yerde onu takip edip "tree-fiddy", yani 3.50 dolar borc istedigini anlatirdi.
Oldugu ve Star Wars:Episode III'deki gibi bir rituel esliginde Darth Chef'e donustugu sahneyle tamamlanan "Return of Chef" bolumu son dizisi oldu. Sarkilari kaldi yadigar. Bunlardan bazilarinin basliklari ve giris cumleleri var asagida. Daha ne olsun?
I'm gonna make love to you woman, gonna lay you down by the fire.
Ohh Kathie Lee, how I'd love to lay you down.
Mmmm baby every time that we kiss... Hot Lava!
You've got to hold your football like you hold your lover.
Tonight is right for love... Love Gravy.
I'm gonna make love even when I'm dead.
With my love deep inside you, where no man has ever been.
A non-offensive, non-denominational holiday song.
No, baby, there's no substitute (no substitute) for you.
When a man loves a woman and a woman loves a man.
You're gonna need some cream for your ass.
You and me, and her... and you and you! Simultaneous lovin'!
Say everybody have you seen my balls, they're big and salty and brown.
Stinky Britches was something I wrote several years ago.
Chef's song about the love bug.
Chef's song about the menstrual cycle.
Little Chef's song about drugs.
Chef's song about prostitutes.
10 Ağustos 2008 Pazar
Wolves, Lower (by R.E.M.)
Suspicion yourself, suspicion yourself, don't get caught.
Suspicion yourself, suspicion yourself, let us out.
Wilder lower wolves. Here's a house to put wolves out the door.
In a corner garden, wilder lower wolves.
House in order. House in order. House in order. House in order.
Down there they're rounding a posse to ride.
Suspicion yourself, suspicion yourself, let us out.
Wilder lower wolves. Here's a house to put wolves out the door.
In a corner garden, wilder lower wolves.
House in order. House in order. House in order. House in order.
Down there they're rounding a posse to ride.
Almaty'de Ideal Kadro
Ideal ve tehlikeli kadro. Almaty'de, Orient'de, raki seansinda.
Eger yanlis bilmiyorsam Orient, bizim "Sark" ile es anlamli. Gunesin Dogdugu Yer'e atifla...
Soldan saga, oturanlar : Cuneyt Dinc - Fatih Elbeyoglu - Canarino.
Mekanin adi "Dogu" ama Yeni Raki buranin batisindan. Muessese guzel. Rakisiydi, mezesiydi, ara-sira hop sicagiydi derken bir Cilingir'e gitmeyeli cok olmus. Ha usta miydi Cilingir? Simdi "Mekana guzel diyip, pesinden bok atma" denebilir ama "Cilingir Ciragi" diyelim biz. Raki biraz da Istanbul prosedurudur, abilerden gordugumuz uzere. Meze tepsisi, buz kalibi derken... O sebepten (ehven-i ser kabilinden kotu olmasa da) alacagi not 6, 10 uzerinden. Iyi halden bir puan daha. Muhabbetten de bir kanaat, etti sana 8. Bol keseden verdik iste. Baban da mi gurmeydi be Canar?
"Muhabbetten bir kanaat" dedik. Zira kadro, guzel kadro. Cemal Sureyya'nin "Sicak Nal"inda yazdigi;
"Yakup Cemil'in
kurşuna dizilmeden hemen önce
üst üste içtiği
ömründeki ilk üç sigara" misali, bizim de Almaty'de ilk resmi soframiz olunca, resmin gectigi geceye burada olup olabilecek en iyi gecemizdir denebilir.
Kadikoy ve havalisinin ahalisinin masasi. Cuneyt Dinc, Suadiye. Canarino, Bostanci. Fatih Elbeyoglu, Goztepe.
Agir Fenerbahceli Cuneyt abi. Eski Caddeli. Eski topcu.
1993'den beri yurtdisinda Fatih abi. Memleket Uzak Asya olmus neredeyse. P.Kd.Alb.(E) gibi durduguna bakmamak lazim. Yas daha 39.
Fatih abiye, dem arifesinde;
"Aylardan beri hic bir sey icmedik.
Damagimiz kurudu bizim.
Fatih abi, bize raki ismarlasana.
Parasini alirsin sonra" dedik. Bizi mahcup etti. Bir dahakine, ister iftar sofrasi, ister cilingir. Fatih reis, kendimizi keseriz...
Hasili, iki saatte 6 duble sek raki bunyeye iyi geldi. Yolda uyudu Canar. Odaya geldi, ayakkabiyi cikardi, oylece yigildi yataga Canar. Once aklina gelen sarkiyi mirildandi, sonra da dalip gitti Canar.
Şirler bile pence-i kahrımda olurken lerzan.
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.
Eger yanlis bilmiyorsam Orient, bizim "Sark" ile es anlamli. Gunesin Dogdugu Yer'e atifla...
Soldan saga, oturanlar : Cuneyt Dinc - Fatih Elbeyoglu - Canarino.
Mekanin adi "Dogu" ama Yeni Raki buranin batisindan. Muessese guzel. Rakisiydi, mezesiydi, ara-sira hop sicagiydi derken bir Cilingir'e gitmeyeli cok olmus. Ha usta miydi Cilingir? Simdi "Mekana guzel diyip, pesinden bok atma" denebilir ama "Cilingir Ciragi" diyelim biz. Raki biraz da Istanbul prosedurudur, abilerden gordugumuz uzere. Meze tepsisi, buz kalibi derken... O sebepten (ehven-i ser kabilinden kotu olmasa da) alacagi not 6, 10 uzerinden. Iyi halden bir puan daha. Muhabbetten de bir kanaat, etti sana 8. Bol keseden verdik iste. Baban da mi gurmeydi be Canar?
"Muhabbetten bir kanaat" dedik. Zira kadro, guzel kadro. Cemal Sureyya'nin "Sicak Nal"inda yazdigi;
"Yakup Cemil'in
kurşuna dizilmeden hemen önce
üst üste içtiği
ömründeki ilk üç sigara" misali, bizim de Almaty'de ilk resmi soframiz olunca, resmin gectigi geceye burada olup olabilecek en iyi gecemizdir denebilir.
Kadikoy ve havalisinin ahalisinin masasi. Cuneyt Dinc, Suadiye. Canarino, Bostanci. Fatih Elbeyoglu, Goztepe.
Agir Fenerbahceli Cuneyt abi. Eski Caddeli. Eski topcu.
1993'den beri yurtdisinda Fatih abi. Memleket Uzak Asya olmus neredeyse. P.Kd.Alb.(E) gibi durduguna bakmamak lazim. Yas daha 39.
Fatih abiye, dem arifesinde;
"Aylardan beri hic bir sey icmedik.
Damagimiz kurudu bizim.
Fatih abi, bize raki ismarlasana.
Parasini alirsin sonra" dedik. Bizi mahcup etti. Bir dahakine, ister iftar sofrasi, ister cilingir. Fatih reis, kendimizi keseriz...
Hasili, iki saatte 6 duble sek raki bunyeye iyi geldi. Yolda uyudu Canar. Odaya geldi, ayakkabiyi cikardi, oylece yigildi yataga Canar. Once aklina gelen sarkiyi mirildandi, sonra da dalip gitti Canar.
Şirler bile pence-i kahrımda olurken lerzan.
Beni bir gözleri ahuya zebun etti felek.
Final Fight
Flying Dutchman kardesimizin blogunda 10 adet uzerinden serisi yapilan oyunlarin hatirimizda kalan detaylarina biz de buradan vakif olalim dedik. Zira bu satirlarin yazari; Wizard Of Wor, Golden Axe, Double Dragon ve Street Fighter 1 ile baslayan atari salonlari macerasini yillarca sabah 9-aksam 5 seklinde bir mesaiden hallice surdurdugunden ve arada sirada gizli sakli kalmis, “PS’e yenildim ama yikilmadim ayaktayim” diye fisildayan salonlari gordugunde, yasindan basindan, dokulmeye baslayan sacindan ve sakalindan utanmadan girip, neredeyse cocugu yasta veletleri yenerek, artistlik yapmaktan vazgecmedigi icin kulliyat genistir zihninde.
Final Fight, nam-i diger Haggar, Commodore 64’de (sefil de olsa o bizim bilgisayarimizdir lan) versiyonu cikmis ender atari salonu oyunlarindan oldugu icin, bizde etkisi buyuktur. Koca makinenin milyonda biri performans veremeyecek olmasina ragmen “Aslinda surasi fena olmamis be abi” seklindeki “C64’un atari salonu oyunuyla imtihani” ve bok surdurmeme cabalarimiz beyhudeydi tabii.
Haggar, 6 bolumden olusan P&G oyunudur. Ingilizce degil, “Patakla ve Git” ya da Xcopy ile diskete ve/veya kasete oyun kopyalanmasina sahit olmus kusagin deyimiyle “Ilerlemeli Oyun”
Cody adinda yagiz bir delikanli, Guy namiyla maruf kiyafetinden oturu Japon kirmasi / ozentisi diyebilecegimiz bir diger genc ve kalibiyla oyuna kisa adini vermesini hakli cikaran Haggar Baba, sokak ceteleriyle cenk ederlerken Haggar’in kizi kaciriliyor ve oyun da boylece basliyor.
Oyun icerisinde bize yardimci olacak arac gerecler, olur olmaz serpistirilmis (ve bazen uzerimize firlatilan) cop kovalarindan, varillerden, ficilardan, lastik istiflerinden ya da telefon kulubelerinden cikiyor. Oyunun en enteresan yani da buralardan cikan seyler zaten. Benim animsayabildigim kadariyla yiyecek olarak; hamburger, ananas, pirzola, uzum, muz, tavuk, biftek, portakal, curry ve pizza cikiyordu.
Bu yemek cesitliligini gorunce, insan “Kuru kuruya gider mi lan bunca sey” diye icecekleri de merak ediyor tabii ama bira ve gazozdan baska bir sey yok menude. Bir de enerji veren pecete var. O nasil oluyor anlamis degilim.
Yardimci arac gerecler sadece nevaleden ibaret degil tabii. Silahlar da var. Mesela boru, bicak ya da samuray kilici hizmetinizde.
En kiyak malzemeler en sona kaldi. Ileri bolumlerde kirdiginiz dalgalarin icinden, nakit para olarak Yen (Amerika’da ne ise yarayacaksa), degerli tas olarak ise yakut, zumrut. elmas, inci kolye ve kulce altin cikiyor. Bu ziynet esyalarini goren arkadaslarimizin aklini yitirip, “Haggar’in kizini kacirdilar da bana mi kacirdilar kardesim? Bozdururum bunlari, hipodromda kurulur locaya. Bi padok bi bahis, gunumu gun ederim” diye mi dusunmesi bekleniyor, bilinmez… Unutmadan bir de bazen, radyoya rastliyoruz kirilan varil vs.lerin icinde. Kapisirken cikan abur cuburu yerken bir yandan da ajans haberlerini dinlemek icin olabilir.
Oyunu bitirmek icin alti adet bolgeyi ve bunlarin patronlarini tarumar etmemiz gerekiyor. Bunlar sirasiyla Damnd adinda bir ayi, Sodom diye bir samuraysi, Edi E. isimli pehlivan kivaminda dejenere bir polis (bu polisin karsisina cikinca cignedigi sakizi cikarip, atiyor. Bunu enerji versin diye alanlar var. Ulan jeton kaybederim, o sakizi almam), Rolento nam bir komando, Abigail diye bogadan bozma bir guresci ve nihayetinde sandalyeli tekerlekte elinde zipkinla gezen ve sopayi yiyince plazasinin camindan ucup giden mafya babasi Belger. Kanimca iclerinde en delikanlisi Rolento. Zira digerleri gibi, yenilmeye doymayan pehlivan havasinda, sopanin kralini yedikten sonra “Ulan bir ayaga kalkarsam gostericem sana” havalarinda dogrulmaya calismiyor, direk el bombalariyla yasamina son veriyor. Zaten bu tavri da sirket tarafindan odullendiriliyor ilerleyen yillarda. Street Fighter serilerinden birinde secilebilir karakter olarak kendisini goruyoruz.
Oyunun iki de bonus bolumu var. Bir tanesinde, benzincide sokak cetesi elemanlarindan birinin arabasini dagitmaya calisiyoruz. Ekranin ortasinda bir boru var. “Ister bununla giris, istersen serbest stil takil” mesaji verilmis. Arabanin vurulabilecek uc noktasi var. Bu noktalarin hepsini basariyla, parcaladiginizda “Perfect” makamina erisiyorsunuz. Bitiremezseniz, babayi alip gidiyorsunuz. Eger Perfect’I gorurseniz, sizin pesinizden gelen araba sahibi “Oh, my God” diye agliyor ve dolu tanesi gibi goz yasi dokuyor. Galiba arabanin manevi degeri var. Ancak benim anlamadigim husus su ki Perfect mertebesinden bir gidim dusuk is yaparsaniz, herif aglamiyor. “Bu araba duzelir lan. Oto Sanayii’de adam ederler bunu” diye mi dusunuyor acaba?
Ikinci bonus bolumu ise, benim bunca yillik atari kariyerimde gordugum en sinir bozucu bolum. Doner camlari kirmaya calisiyoruz. Ancak oyle bir noktadan vurmamiz gerekiyor ki, en kucuk sasmada camlar donerliklerinin hakkini verip, kafamiza kafamiza cakiliyorlar. Bugune kadar bu oyunu 100 kere oynadiysam en fazla 10 kez orayi Perfect ile gecebilmisimdir. Zaten bir sure sonra, orada hic bir yeri ellememeye ve “Devlet mali lan” diye dusunmeye basladim.
Oyunun finalinde, Haggar’in kizi kurtulur.Babasina sarilir. “Annen gibi seni de kaybetmekten tirstim” falan der Haggar. Velhasil duygusal anlar yasanir. Baba kizi yalniz birakmaya karar veren Cody ile Guy, geldikleri yoldan yuruyerek gitmeye baslarlar. Babasina “Bir saniye babacik. Benim Cody gidiyor. Halbuki benim ona veresim var opucuk” diyerek askinin pesinden kosar. Yolda yakalayinca, Cody diye bogurur. Platonik asik Guy buna cok bozulur, havada taklayi atip, akabinde bir comboyla kendisinden en az on santim uzun Cody’nin aklini alir ve gider. Kiz, sopayi yemis adama bir “Gecmis olsun”u bile cok gorup, “Beni birakip nerelere gidersin” diye Cody’yi bunaltir. Cody’de “Seytan sokaklarda elini kolunu sallayarak dolasirken, ben nasil uckurumu dusunurum, selvi boylum al yazmalim” diyerek kizi refuze eder. Burada tek muallakta kalan nokta bu refuze durumdan sonra, kizin Guy’a yol alip almayacagidir. Burasi bilinmez ve oyun biter…
Yillar sonra “Haggar II cikmis lan” dediler ama biz goremedik. Boyle bir durum varsa ve Turkiye’de boyle bir oyun endam ederse, biz de bir yerinden duruma mudahil oluruz artik.
Su yukaridaki resmin aciklamasiyla yaziyi bitirelim diyecegim ama ne gibi bir aciklama yapilir ki bu resme? Bir delilik ani.
Haggar, 200 kiloluk bir Cinli’yi boynundan tutup, beraber havaya zipladiktan sonra ters cevirip bacaklarinin arasina almis ve yere carpmak uzere. Bir diger sisman (belli ki Haggar havadayken altindan gecmis) amacsizca, ekranin diger tarafina bodoslama gidiyor. Kocaman adam ve Haggar uzerine dustugu icin kendinden gecmis uc tane adam suursuzca, havadan yere inmekteler. Onde ve arkada ayakta duran adamlar, “Bir inse de iki uc yumruk indirsek” derdindeler. Bicakci El Gado yerden dogru kaymaya baslamis. Mini sortlu, askili t-shirtlu, pembe sacli ve kelepceli bir kizimiz da fanteziden cikip “Adrenalin var” diye ortama dalmis gibi saga sola sicriyor. Ustelik bunlarin hepsi 5 metrekarelik alanda oluyor.
Soyle bir bakiyorum da. Manyak misiniz lan siz? Nerede bu devlet?
Final Fight, nam-i diger Haggar, Commodore 64’de (sefil de olsa o bizim bilgisayarimizdir lan) versiyonu cikmis ender atari salonu oyunlarindan oldugu icin, bizde etkisi buyuktur. Koca makinenin milyonda biri performans veremeyecek olmasina ragmen “Aslinda surasi fena olmamis be abi” seklindeki “C64’un atari salonu oyunuyla imtihani” ve bok surdurmeme cabalarimiz beyhudeydi tabii.
Haggar, 6 bolumden olusan P&G oyunudur. Ingilizce degil, “Patakla ve Git” ya da Xcopy ile diskete ve/veya kasete oyun kopyalanmasina sahit olmus kusagin deyimiyle “Ilerlemeli Oyun”
Cody adinda yagiz bir delikanli, Guy namiyla maruf kiyafetinden oturu Japon kirmasi / ozentisi diyebilecegimiz bir diger genc ve kalibiyla oyuna kisa adini vermesini hakli cikaran Haggar Baba, sokak ceteleriyle cenk ederlerken Haggar’in kizi kaciriliyor ve oyun da boylece basliyor.
Oyun icerisinde bize yardimci olacak arac gerecler, olur olmaz serpistirilmis (ve bazen uzerimize firlatilan) cop kovalarindan, varillerden, ficilardan, lastik istiflerinden ya da telefon kulubelerinden cikiyor. Oyunun en enteresan yani da buralardan cikan seyler zaten. Benim animsayabildigim kadariyla yiyecek olarak; hamburger, ananas, pirzola, uzum, muz, tavuk, biftek, portakal, curry ve pizza cikiyordu.
Bu yemek cesitliligini gorunce, insan “Kuru kuruya gider mi lan bunca sey” diye icecekleri de merak ediyor tabii ama bira ve gazozdan baska bir sey yok menude. Bir de enerji veren pecete var. O nasil oluyor anlamis degilim.
Yardimci arac gerecler sadece nevaleden ibaret degil tabii. Silahlar da var. Mesela boru, bicak ya da samuray kilici hizmetinizde.
En kiyak malzemeler en sona kaldi. Ileri bolumlerde kirdiginiz dalgalarin icinden, nakit para olarak Yen (Amerika’da ne ise yarayacaksa), degerli tas olarak ise yakut, zumrut. elmas, inci kolye ve kulce altin cikiyor. Bu ziynet esyalarini goren arkadaslarimizin aklini yitirip, “Haggar’in kizini kacirdilar da bana mi kacirdilar kardesim? Bozdururum bunlari, hipodromda kurulur locaya. Bi padok bi bahis, gunumu gun ederim” diye mi dusunmesi bekleniyor, bilinmez… Unutmadan bir de bazen, radyoya rastliyoruz kirilan varil vs.lerin icinde. Kapisirken cikan abur cuburu yerken bir yandan da ajans haberlerini dinlemek icin olabilir.
Oyunu bitirmek icin alti adet bolgeyi ve bunlarin patronlarini tarumar etmemiz gerekiyor. Bunlar sirasiyla Damnd adinda bir ayi, Sodom diye bir samuraysi, Edi E. isimli pehlivan kivaminda dejenere bir polis (bu polisin karsisina cikinca cignedigi sakizi cikarip, atiyor. Bunu enerji versin diye alanlar var. Ulan jeton kaybederim, o sakizi almam), Rolento nam bir komando, Abigail diye bogadan bozma bir guresci ve nihayetinde sandalyeli tekerlekte elinde zipkinla gezen ve sopayi yiyince plazasinin camindan ucup giden mafya babasi Belger. Kanimca iclerinde en delikanlisi Rolento. Zira digerleri gibi, yenilmeye doymayan pehlivan havasinda, sopanin kralini yedikten sonra “Ulan bir ayaga kalkarsam gostericem sana” havalarinda dogrulmaya calismiyor, direk el bombalariyla yasamina son veriyor. Zaten bu tavri da sirket tarafindan odullendiriliyor ilerleyen yillarda. Street Fighter serilerinden birinde secilebilir karakter olarak kendisini goruyoruz.
Oyunun iki de bonus bolumu var. Bir tanesinde, benzincide sokak cetesi elemanlarindan birinin arabasini dagitmaya calisiyoruz. Ekranin ortasinda bir boru var. “Ister bununla giris, istersen serbest stil takil” mesaji verilmis. Arabanin vurulabilecek uc noktasi var. Bu noktalarin hepsini basariyla, parcaladiginizda “Perfect” makamina erisiyorsunuz. Bitiremezseniz, babayi alip gidiyorsunuz. Eger Perfect’I gorurseniz, sizin pesinizden gelen araba sahibi “Oh, my God” diye agliyor ve dolu tanesi gibi goz yasi dokuyor. Galiba arabanin manevi degeri var. Ancak benim anlamadigim husus su ki Perfect mertebesinden bir gidim dusuk is yaparsaniz, herif aglamiyor. “Bu araba duzelir lan. Oto Sanayii’de adam ederler bunu” diye mi dusunuyor acaba?
Ikinci bonus bolumu ise, benim bunca yillik atari kariyerimde gordugum en sinir bozucu bolum. Doner camlari kirmaya calisiyoruz. Ancak oyle bir noktadan vurmamiz gerekiyor ki, en kucuk sasmada camlar donerliklerinin hakkini verip, kafamiza kafamiza cakiliyorlar. Bugune kadar bu oyunu 100 kere oynadiysam en fazla 10 kez orayi Perfect ile gecebilmisimdir. Zaten bir sure sonra, orada hic bir yeri ellememeye ve “Devlet mali lan” diye dusunmeye basladim.
Oyunun finalinde, Haggar’in kizi kurtulur.Babasina sarilir. “Annen gibi seni de kaybetmekten tirstim” falan der Haggar. Velhasil duygusal anlar yasanir. Baba kizi yalniz birakmaya karar veren Cody ile Guy, geldikleri yoldan yuruyerek gitmeye baslarlar. Babasina “Bir saniye babacik. Benim Cody gidiyor. Halbuki benim ona veresim var opucuk” diyerek askinin pesinden kosar. Yolda yakalayinca, Cody diye bogurur. Platonik asik Guy buna cok bozulur, havada taklayi atip, akabinde bir comboyla kendisinden en az on santim uzun Cody’nin aklini alir ve gider. Kiz, sopayi yemis adama bir “Gecmis olsun”u bile cok gorup, “Beni birakip nerelere gidersin” diye Cody’yi bunaltir. Cody’de “Seytan sokaklarda elini kolunu sallayarak dolasirken, ben nasil uckurumu dusunurum, selvi boylum al yazmalim” diyerek kizi refuze eder. Burada tek muallakta kalan nokta bu refuze durumdan sonra, kizin Guy’a yol alip almayacagidir. Burasi bilinmez ve oyun biter…
Yillar sonra “Haggar II cikmis lan” dediler ama biz goremedik. Boyle bir durum varsa ve Turkiye’de boyle bir oyun endam ederse, biz de bir yerinden duruma mudahil oluruz artik.
Su yukaridaki resmin aciklamasiyla yaziyi bitirelim diyecegim ama ne gibi bir aciklama yapilir ki bu resme? Bir delilik ani.
Haggar, 200 kiloluk bir Cinli’yi boynundan tutup, beraber havaya zipladiktan sonra ters cevirip bacaklarinin arasina almis ve yere carpmak uzere. Bir diger sisman (belli ki Haggar havadayken altindan gecmis) amacsizca, ekranin diger tarafina bodoslama gidiyor. Kocaman adam ve Haggar uzerine dustugu icin kendinden gecmis uc tane adam suursuzca, havadan yere inmekteler. Onde ve arkada ayakta duran adamlar, “Bir inse de iki uc yumruk indirsek” derdindeler. Bicakci El Gado yerden dogru kaymaya baslamis. Mini sortlu, askili t-shirtlu, pembe sacli ve kelepceli bir kizimiz da fanteziden cikip “Adrenalin var” diye ortama dalmis gibi saga sola sicriyor. Ustelik bunlarin hepsi 5 metrekarelik alanda oluyor.
Soyle bir bakiyorum da. Manyak misiniz lan siz? Nerede bu devlet?
9 Ağustos 2008 Cumartesi
Meçhule Giden Bir Gemi : Fenerbahce Vapuru
Tevfik Fikret, "Sis" siirinde Istanbul icin "Ey bin kocadan arta kalan bive-i bakir" demis. Guzel demis. Bin kocali hurmuz oldugu halde, bu kadar guzel kalabilen ender sehirlerdendir Istanbul. Istanbul'u Istanbul yapan seyleri, ne buyuk ustadlar kitaplara sigdiramamislar, biz mabad oyumu kadar bloga mi sigdiracagiz?
Gidiyor iste birisi daha... Giden Fenerbahce Vapuru... Yahya Kemal'in meshur ve adami meyus eden siirini uzerine alinsa yeridir, emektar Fenerbahce...
Artik demir almak günü gelmisse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmus gibi sessizce alir yol;
Sallanmaz o kalkista ne mendil ne de bir kol.
Rihtimda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranli hayatin ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmis ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Kaptan Kosku ahsap olan son sehir hatlari vapuruna veda zamaniymis, 10 Ekim 2008.
Yenilikler, modernlesme, cagi yakalamak vb. olgular iyi hos ama kocaman bir tarihin gorkemli yadigarini jilet ruhsuzluguna indirgeyebilmek, kulturel bir degeri islik calarak cope atabilmek gunah degil mi?
Bizim de defaten katildigimiz Ada Seferlerinin cefakar vapuru, bu sonbaharda, Istanbul huznune yakisir bicimde son bir kez demir alacaksa eger, buralardan bir selam gondermek gerek...
Cok Yasa Fenerbahce...
Gidiyor iste birisi daha... Giden Fenerbahce Vapuru... Yahya Kemal'in meshur ve adami meyus eden siirini uzerine alinsa yeridir, emektar Fenerbahce...
Artik demir almak günü gelmisse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Hiç yolcusu yokmus gibi sessizce alir yol;
Sallanmaz o kalkista ne mendil ne de bir kol.
Rihtimda kalanlar bu seyahatten elemli,
Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu!
Hicranli hayatin ne de son matemidir bu!
Dünyada sevilmis ve seven nafile bekler;
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
Kaptan Kosku ahsap olan son sehir hatlari vapuruna veda zamaniymis, 10 Ekim 2008.
Yenilikler, modernlesme, cagi yakalamak vb. olgular iyi hos ama kocaman bir tarihin gorkemli yadigarini jilet ruhsuzluguna indirgeyebilmek, kulturel bir degeri islik calarak cope atabilmek gunah degil mi?
Bizim de defaten katildigimiz Ada Seferlerinin cefakar vapuru, bu sonbaharda, Istanbul huznune yakisir bicimde son bir kez demir alacaksa eger, buralardan bir selam gondermek gerek...
Cok Yasa Fenerbahce...
Bildircin Yagmuru
Rahmetli Zeki Muren'in pek bilinmeyen (en azindan iki uc yil oncesine kadar benim haberdar olmadigim) "Siir Albumu"nun adi : Bildircin Yagmuru.
Ustad giriste "Ben ne Yahya Kemal'im, ne Orhan Veli. Ben Zeki Muren'im. Zannederim, iyi sarki okumaya calisirim. Bu benim hobim, iddiam yok. Ama siz severseniz mutlu olurum, bahtiyar olurum" diyor. Ve siirlerini insana sevdiriyor da...
Iki tane ornegi asagiya koydum. Birincisinin adi "Alin Yazim", ikincisinin ise "Tek Kisilik Din"
------------------------
Allah Baba'nın mürekkebi bitmedi mi benim alnımı yazarken?
Ya da nasıl kırılmadı kalemi?
O zaman alfabeler beş harfli miydi?
Yalnız senin ismin mi kolay geldi Tanrı'ya?
Yeşiller nerdeydi?
Pembeler yok muydu?
Toz maviler?
Beyazlar?
Fon kara.
Yazı kara.
Benden başka okuyanı olmayan sayfa, kaderim...
------------------------
Hayallerimden kulübe ördüm.
Yolsuz, damsız.
Alnımın ateşinde ısıtırım elimi.
Mor kütükler yakarım göz bebeklerimde.
Gamsız..
Coban yıldızından kıskanırım.
Camların nefesinden.
Gündüzleri yalnız benim sanırım.
Urperirim gecelerin sesinden..
Ne yitirdiysem karanlıklar gotürdü.
Seni onlara kaptırmam.
Tek kişilik din yarattım,
Ellere taptırmam.
Ustad giriste "Ben ne Yahya Kemal'im, ne Orhan Veli. Ben Zeki Muren'im. Zannederim, iyi sarki okumaya calisirim. Bu benim hobim, iddiam yok. Ama siz severseniz mutlu olurum, bahtiyar olurum" diyor. Ve siirlerini insana sevdiriyor da...
Iki tane ornegi asagiya koydum. Birincisinin adi "Alin Yazim", ikincisinin ise "Tek Kisilik Din"
------------------------
Allah Baba'nın mürekkebi bitmedi mi benim alnımı yazarken?
Ya da nasıl kırılmadı kalemi?
O zaman alfabeler beş harfli miydi?
Yalnız senin ismin mi kolay geldi Tanrı'ya?
Yeşiller nerdeydi?
Pembeler yok muydu?
Toz maviler?
Beyazlar?
Fon kara.
Yazı kara.
Benden başka okuyanı olmayan sayfa, kaderim...
------------------------
Hayallerimden kulübe ördüm.
Yolsuz, damsız.
Alnımın ateşinde ısıtırım elimi.
Mor kütükler yakarım göz bebeklerimde.
Gamsız..
Coban yıldızından kıskanırım.
Camların nefesinden.
Gündüzleri yalnız benim sanırım.
Urperirim gecelerin sesinden..
Ne yitirdiysem karanlıklar gotürdü.
Seni onlara kaptırmam.
Tek kişilik din yarattım,
Ellere taptırmam.
Mirhat Olmez, Vatan Bolunmez
Gecen gun Hurriyet gazetesinin internet sayfasinda rastladim bu habere:
"Yönetmenliğini Gani Rüzgar Şavata'nın yaptığı, manken Tuğba Özay ve oyuncu Yalçın Dümer'in başrollerini paylaştığı ‘Saddam'ın Askerleri Kara Güneş’ adlı filmin Malatya'daki çekimleri sırasında, kamyonet arkasına bağlanan iki attan biri sürüklenerek telef olması hayvanseverlerin tepkisine neden oldu"
Dupeduz rezalet ama insan hayatinin bile zerre degeri olmayan necip ulkemizde bir at oldu diye kimsenin giki cikmaz. Bana kalsa, zavalli hayvanin yerine, kerameti kendinden menkul basrol oyunculari (!), yuce (!) kisilikler T.O.'nun ve/veya Y.D.'nin telef olmasi daha yerinde olurdu ama nasip bu yonde tecelli etmis. Artik bir dahaki sefere...
Tarih, 27 Haziran 1998... Yazin macsiz ve amacsiz boslugunda, klasik bir Kadikoy yuruyusu Canar'in...
Pendik-Kadikoy hatti donus yeri, Pasabahce kosesinde in. Kitapevi-Sahaf gezintisinden sonra ogle yemegini yemeye git. Havuzun hizasinda sag kolda kalan KFC'nin sokagindan gir. Dumduz ileride erotik filmler oynatan sinemayi da gecip, sokagin soluna don. Tam kosede 1 milyona bol kofte kultu. Van basten'le dersanedeyken favori mekanimiz ve menumuz olan kofte-piyaz.
Bu koftecinin hemen caprazinda "1 Numarali Ganyan Bayii" vardi. Simdi cicekci olmus... Kocaman, iki katli, 5 makineli bir bayii idi.
Karni tok, sirti pek her yarisseverin yapacagi uzere iceri girdim. Usta yariscinin bulteni Arsiv'i ve tekaut atcinin bulteni Istanbul Puanli'yi aldim. Az miktarda altili ve bol bol bahis kuponu da aldiktan sonra, goul rahatligiyla masalardan birisine cokecektim ki tukenmez kalemimin olmadigi farkettim. Bir parantez; Yaris oynayan birine "Kaleminizi verir misiniz?" demekle "Annenizin, dunyanin en eski meslegi oldugu soylenen meslegi icra ettigini dusunuyorum" demek arasinda herhangi bir fark yoktur. En azindan kalem istegine mukabil bakislar onu anlatir. Kapat parantezi... Ezberime gore yakinlarda kirtasiye yoktu ama yapacak bir sey de yoktu. Caferaga Spor Salonu'nun oradaki kirtasiyeye kadar gidip, bir kalem aldim.
Ganyana geri dondugumde insanlarin "Allah rahmet eylesin. Gencecik cocuktu" falan demelerinden, o arada kimin vefat haberinin ulastigini tahmin etmeye calisirken, daha muhtemeller yayinlanmaya baslamadigi icin normal yayinda olan televizyondan Kerim Tekin'in trafik kazasinda oldugu haberinin yayinlandigini farkettim. Haber yayinlandi, insanlar taziye bildirdiler vs. vs. Sonra her sey normal seyrinde ilerlemeye basladi. Ta ki bir olum haberi daha gelinceye kadar...
25 Nisan 1993 dogumlu, Kanatli 3'den olma, Cansever'den dogma, Al Arap aygiri Mirhat'in vefati bildirildi TJK'dan.
Mirhat, katildigi 29 yarista, sadece 2 ikincilik, 1 altincilik almasina karsin, 26 yarista birinci olmustu. Ekstra bir sey vaadetmeyen orjini ve cogunlukla vasat jokeylerle kosmasina ragmen, rahat rahat kazandigi yarislar, hakkinda "Yarim Kan" dedikodusunun cikmasina neden olmustu.
Bu haberin gelmesinin ardindan yasananlari bugun bile saskinlikla animsiyorum ve tasvir etmem mumkun degil ama bir deneyelim.
Ganyan bayii bir anda dalgalandi. Disari kosan iki-uc kisiyi cok net hatirliyorum. Sanki isgale ugramisiz da haber yetistirilecek yerler varmis gibi, hepsi birer Manastirli Hamdi misali. Iceride bagiris-cagirislar hasil oldu, "Olmaz, olamaz" diye. Yaris sonuclarinin yazildigi beyaz tahtanin uzerine karalanan "Mirhat Oldu. Camiamizin Basi Sagolsun" yazisi bir yana, birinin gozleri dolu dolu olarak, tukenmez kalemle duvara yazdigi "Mirhat olmez, vatan bolunmez"e oylece bakakalmistim. Goren, orada bunlari yapan herkesi Mirhat'in kazancina ortak sanirdi.
Yillar gecti. 10 sene olmus. At merakim hos bir sada olarak geride kaldi ama ezber bozulmuyor haliyle. Ne zaman o zamanin atcilarini gorsem ve ne zaman konusu acilsa "Nur icinde yatsin. Buyuk atti" diyene rastlanir. Sadece Mirhat da degil, vefat eden digerlerine de bu vefa gosterilir. Hani demistik ya yazinin basinda; illa bir sey olacaksa, film setinde zavalli ata olacagina basroldekiler diye adi gecenlere olsaymis diye. Tercih meselesi. Ne yani yalan mi soyleyeyim?
PS : Mirhat'in olumu icin "Bagirsak Dugumlenmesi" demislerdi ki atlar icin cok yaygin bir vefat sebebidir. Ancak aradan zaman gectikce tevaturler artmaya basladi. Birini anlatayim. Olmeden bir kac gun once tan vakti galobunu yaparken, beraber idman yaptigi vasat bir ata gecilince uzuntuden hastalanmis ve bir kac gun sonra kahrindan olmus. Ne diyeyim? Seviyorum bizim memleketi...
"Yönetmenliğini Gani Rüzgar Şavata'nın yaptığı, manken Tuğba Özay ve oyuncu Yalçın Dümer'in başrollerini paylaştığı ‘Saddam'ın Askerleri Kara Güneş’ adlı filmin Malatya'daki çekimleri sırasında, kamyonet arkasına bağlanan iki attan biri sürüklenerek telef olması hayvanseverlerin tepkisine neden oldu"
Dupeduz rezalet ama insan hayatinin bile zerre degeri olmayan necip ulkemizde bir at oldu diye kimsenin giki cikmaz. Bana kalsa, zavalli hayvanin yerine, kerameti kendinden menkul basrol oyunculari (!), yuce (!) kisilikler T.O.'nun ve/veya Y.D.'nin telef olmasi daha yerinde olurdu ama nasip bu yonde tecelli etmis. Artik bir dahaki sefere...
Tarih, 27 Haziran 1998... Yazin macsiz ve amacsiz boslugunda, klasik bir Kadikoy yuruyusu Canar'in...
Pendik-Kadikoy hatti donus yeri, Pasabahce kosesinde in. Kitapevi-Sahaf gezintisinden sonra ogle yemegini yemeye git. Havuzun hizasinda sag kolda kalan KFC'nin sokagindan gir. Dumduz ileride erotik filmler oynatan sinemayi da gecip, sokagin soluna don. Tam kosede 1 milyona bol kofte kultu. Van basten'le dersanedeyken favori mekanimiz ve menumuz olan kofte-piyaz.
Bu koftecinin hemen caprazinda "1 Numarali Ganyan Bayii" vardi. Simdi cicekci olmus... Kocaman, iki katli, 5 makineli bir bayii idi.
Karni tok, sirti pek her yarisseverin yapacagi uzere iceri girdim. Usta yariscinin bulteni Arsiv'i ve tekaut atcinin bulteni Istanbul Puanli'yi aldim. Az miktarda altili ve bol bol bahis kuponu da aldiktan sonra, goul rahatligiyla masalardan birisine cokecektim ki tukenmez kalemimin olmadigi farkettim. Bir parantez; Yaris oynayan birine "Kaleminizi verir misiniz?" demekle "Annenizin, dunyanin en eski meslegi oldugu soylenen meslegi icra ettigini dusunuyorum" demek arasinda herhangi bir fark yoktur. En azindan kalem istegine mukabil bakislar onu anlatir. Kapat parantezi... Ezberime gore yakinlarda kirtasiye yoktu ama yapacak bir sey de yoktu. Caferaga Spor Salonu'nun oradaki kirtasiyeye kadar gidip, bir kalem aldim.
Ganyana geri dondugumde insanlarin "Allah rahmet eylesin. Gencecik cocuktu" falan demelerinden, o arada kimin vefat haberinin ulastigini tahmin etmeye calisirken, daha muhtemeller yayinlanmaya baslamadigi icin normal yayinda olan televizyondan Kerim Tekin'in trafik kazasinda oldugu haberinin yayinlandigini farkettim. Haber yayinlandi, insanlar taziye bildirdiler vs. vs. Sonra her sey normal seyrinde ilerlemeye basladi. Ta ki bir olum haberi daha gelinceye kadar...
25 Nisan 1993 dogumlu, Kanatli 3'den olma, Cansever'den dogma, Al Arap aygiri Mirhat'in vefati bildirildi TJK'dan.
Mirhat, katildigi 29 yarista, sadece 2 ikincilik, 1 altincilik almasina karsin, 26 yarista birinci olmustu. Ekstra bir sey vaadetmeyen orjini ve cogunlukla vasat jokeylerle kosmasina ragmen, rahat rahat kazandigi yarislar, hakkinda "Yarim Kan" dedikodusunun cikmasina neden olmustu.
Bu haberin gelmesinin ardindan yasananlari bugun bile saskinlikla animsiyorum ve tasvir etmem mumkun degil ama bir deneyelim.
Ganyan bayii bir anda dalgalandi. Disari kosan iki-uc kisiyi cok net hatirliyorum. Sanki isgale ugramisiz da haber yetistirilecek yerler varmis gibi, hepsi birer Manastirli Hamdi misali. Iceride bagiris-cagirislar hasil oldu, "Olmaz, olamaz" diye. Yaris sonuclarinin yazildigi beyaz tahtanin uzerine karalanan "Mirhat Oldu. Camiamizin Basi Sagolsun" yazisi bir yana, birinin gozleri dolu dolu olarak, tukenmez kalemle duvara yazdigi "Mirhat olmez, vatan bolunmez"e oylece bakakalmistim. Goren, orada bunlari yapan herkesi Mirhat'in kazancina ortak sanirdi.
Yillar gecti. 10 sene olmus. At merakim hos bir sada olarak geride kaldi ama ezber bozulmuyor haliyle. Ne zaman o zamanin atcilarini gorsem ve ne zaman konusu acilsa "Nur icinde yatsin. Buyuk atti" diyene rastlanir. Sadece Mirhat da degil, vefat eden digerlerine de bu vefa gosterilir. Hani demistik ya yazinin basinda; illa bir sey olacaksa, film setinde zavalli ata olacagina basroldekiler diye adi gecenlere olsaymis diye. Tercih meselesi. Ne yani yalan mi soyleyeyim?
PS : Mirhat'in olumu icin "Bagirsak Dugumlenmesi" demislerdi ki atlar icin cok yaygin bir vefat sebebidir. Ancak aradan zaman gectikce tevaturler artmaya basladi. Birini anlatayim. Olmeden bir kac gun once tan vakti galobunu yaparken, beraber idman yaptigi vasat bir ata gecilince uzuntuden hastalanmis ve bir kac gun sonra kahrindan olmus. Ne diyeyim? Seviyorum bizim memleketi...
5 Ağustos 2008 Salı
Fenerbahce, adami ne yapar?
Mesai aleminde vuku bulan bir mevzuya istinaden, ustadin sozunu (affina mahcuben ve ayni kapiya cikmak suretiyle) biraz degistirerek;
Fenerbahçe, sadece rengiyle bile bazılarını prostat eder, gecede dört defa teşaşüre kaldırır.
(Halit Capin)
Fenerbahçe, sadece rengiyle bile bazılarını prostat eder, gecede dört defa teşaşüre kaldırır.
(Halit Capin)
3 Ağustos 2008 Pazar
Avatar : The Last Airbender
Bir cizgi filmi daha "Buraya Kadar" damgasiyla hafiza rafina kaldiriyoruz. Avatar bitmis. Nickelodeon, final bolumlerinin hepsini birden ayni gunde yayinlamis, 19 Temmuz 2008'de. Kazakistan'da gecirdigimiz Dunya Fenerbahceliler Gunu'nun boyle de bir hatirasi oldu iste.
Dayanamayip, ozetlerden okudugum kadariyla, Avatar Aang, Ates Lordu Ozai'yi yemis. Yalniz Pai-Sho ustasi, Rizeli gibi cay seven, babacan, sempatik ama yeri geldi mi kodu mu ucuran Ba Sing Se maglubu Iroh amcamiza fazla yer verilmemis gibi geldi. Ilk sezonun Dvd'sini kapmistim. Nasip, ikinci ve ucuncu sezonlara artik. Oyle neten cekip indirmeden, tadina varar izleriz artik.
Helal lan Aang. Bir de Katara'yla bas goz olursan tamamdir.
Dayanamayip, ozetlerden okudugum kadariyla, Avatar Aang, Ates Lordu Ozai'yi yemis. Yalniz Pai-Sho ustasi, Rizeli gibi cay seven, babacan, sempatik ama yeri geldi mi kodu mu ucuran Ba Sing Se maglubu Iroh amcamiza fazla yer verilmemis gibi geldi. Ilk sezonun Dvd'sini kapmistim. Nasip, ikinci ve ucuncu sezonlara artik. Oyle neten cekip indirmeden, tadina varar izleriz artik.
Helal lan Aang. Bir de Katara'yla bas goz olursan tamamdir.
Suleyman Fethi Bey (Borclu Olduklarimiz)
Aziz Nesin'in hemen her kitabi gibi muthis kitaplarindan biridir, "Borclu Olduklarimiz"... Kurtulus Savasi surecini anlatirken, bol bol aglatir.
Az once Izmir demisken; Izmir icin kani akan ve sehit olan ama gururu olmeyen bir Istanbullu'nun hikayesini yazmadan gecmek ayip olur.
Nur icinde yatsin.
------------------------
İLK DİRENİŞ
İstanbul'da, Sirkeci'den Gülhane Parkı kapısına doğru giderken yol sağa kıvrılır. Yolun bu dönemecinde, sağda, eskiden bir tekke vardı. Salkımsöğüt Kaadiri tekkesi denilirdi. Bu tekkeyle bitişiğindeki yapılar sonradan yıktırılmış, yol biraz genişletilmiştir. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Salkımsöğüt tekkesinin şeyhi İzzî Efendi'ydi. Şeyh İzzî Efendi'nin Üsküdar'daki evinde 1877 yılında bir oğlu dünyaya geldi. Çocuğun adını Süleyman Fethi koydular.
Büyük Türk ansiklopedilerinin pekçoğunda Süleyman Fethi adını görebilirsiniz.
Şeyh İzzî Efendi'nin oğlu ne yapmıştı da, adını ansiklopedilere geçirmişti? İşte bu sorunun cevabını anlatacağız.
Küçük Fethi askerliği çok seviyordu. Bu yüzden askeri okula girdi. Her ders yılı sınıflarını başarıyla geçiyordu. 1896 yılında, sınıfının onuncusu olarak Harp Okulu'nu bitirdi. 1899'da kurmay subay oldu. Askerlik göreviyle Hicaz'da bulundu. Sonra savaşlara katıldı. Savaşta yaralandı. Üstün başarılar gösterdi. Rütbesi yükseldi. 1912'de, o zamanın savunma bakanlığı olan Harbiye Nezareti'nde danışman yardımcılığına atandı. 1914'te albaylığa yükseltildi. Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. Kurmay albaylığa yükselmiş olan Süleyman Fethi Bey, savaşta gösterdiği üstün başarılar ve fedakârlıklarından ötürü nişanlar, madalyalar kazandı. Ne yazık ki, aldığı yaralar yüzünden hastalandı. 1916 yılında tedavi için Wiesbaden kaplıcalarına gönderildi.
Albay Fethi Bey tedavisinden sonra Wiesbaden'den yurda döndüğünde, Türkiye, tarihinin en üzünçlü günlerinden birini yaşamaktaydı. Büyük Savaş'ta, işbirliği yaptığımız savaş ortaklarımız olan uluslarla birlikte yenilmiştik. Yengin devletler, Türkiye'yi parçalayıp bölüşmeye çalışıyorlardı. İşte bu acı günlerde Wiesbaden'den yurda dönen Fethi Bey, Dördüncü Kolordu'nun İzmir Askerlik şubesi başkanlığına atanmıştı.
Fethi Bey evliydi, ama çocuğu olmamıştı. Çocukları çok severdi; o denli çok severdi ki, sık sık yanına gelip kendisiyle konuşan çocukları sevindirmek için masasının gözünde çukulata bulundurur, bu çukulataları çocuklara dağıtırdı.
O günlerde Yunanlılar'ın İzmir'e asker çıkaracakları-söylentisi çok yaygındı. Sonunda bu söylentiler gerçekleşti. Yunan savaş gemileri İzmir Limanı'nda göründü.
1919 yılının 15 Mayıs'ı; işte o kara gün Yunan ordusu İzmir'i işgal etmişti.
Albay Fethi Bey, hergünkü gibi o sabah da, İzmir'in Karantina denilen semtindeki evinden çıkıp işine gitmek için hazırlanmaktaydı. Eşi Edibe Hanım, düşmanın İzmir'i işgal ettiği böyle bir günde askerlik şubesine gitmemesi, bir süre evinde kalıp durumu gözlemlemesi için rica etmekteydi. Fethi Bey'in, eşi Edibe Hanım'a cevabı kısa olmuştu:
— Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!
Fethi Bey evinden çıktı. Görevi başına gitti. Masasına daha yeni oturmuştu ki, başlarında iki Yunan subayı bulunan erler içeri girdi. Yunanlı subaylardan biri Fethi Bey'e, esir olduğunu söyledi. Fethi Bey, İzmir işgal edildiğine, savaş da olmadığına göre, esir olamayacağını söyledi. Ama Yunanlı subaylara söz anlatmanın olanağı yoktu Fethi Bey'i zorla odasından çıkardılar. Silahlı Yunan erleri arasından yürüterek Kordon denilen rıhtım yolundan geçirdiler; Pasaport denilen yere getirdiler. Pasaport'un rıhtım boyunda esir diye getirdikleri başka Türk subaylarını da tek sıra olarak yanyana dizmişlerdi. Fethi Bey'i bu sıranın başına koydular. Efzun denilen özel kılıkta giyimli Yunanlı erler de rıhtım boyuna dizilmişlerdi. Yunan savaş gemileri limandaydı. Kıyıya asker çıkaran Yunan gemileri rıhtıma yanaşmıştı.
İşgalden sevinç duyan yerli Rumlar alanı doldurmuş, bayram havası yaşıyorlardı. Kimi Rumlar da yapıların damlarına, çatılarına çıkmışlardı. Balkonları, terasları doldurmuşlardı. Sevinç çığlıkları atıyorlardı.
Bir Yunan subayı, yanında bir Efzun eriyle, tek sıra dizilmiş olan Türk subaylarından biri önünde duruyor, onlara kollarını yana kaldırtıp indirterek "Zito Venizelos!" yani "Yaşasın Venizelos!" diye bağırmalarını söylüyordu.
Venizelos, o zamanki Yunanistan'ın başbakanıydı. "Zito Venizelos!" diye bağırttıktan sonra Türk subaylarına bir de kollarını yana kaldırtıp indirtmesinin hiçbir anlamı yoktu elbet. Ama aşağılamak, küçültmek için Türk subaylarına böyle yaptırıyorlardı. "Zito Venizelos!" diye bağırtan Yunan subayının yanındaki Efzun erinin elinde süngü takılmış tüfek vardı. Söylenileni yapmayan, karşı gelen Türk subayı olursa Efzun eri onu süngüleyecekti.
Yunan subayının karşısına geldiği her Türk subayı, kollarını yana kaldırıp indirerek "Zito Venizelos!" dedikçe, yapıların damlarındaki, çatılarındaki, evlerin balkonlarındaki Rumlar, alanı dolduranlar alay ederek kahkahalar savuruyorlardı.
"Zito Venizelos!" diye bağırtılan bu Türk subayları, sonradan bir yolunu bulup Anadolu içlerine geçecek, işgalci Yunan ordusuyla çarpışacak ve bu üzünçlü anının acısını onlardan çıkaracaktı. Ama şimdi "Zito Venizelos!" diye bağırmak zorundaydılar. Çünkü karşılarında, süngüsünün ucunu göğüslerine dayamış Efzun eri duruyordu. Her "Zito Venizelos!" diye bağıran Türk subayının düşmana olan hıncı daha da bileniyordu.
Yunan subayı sırayla gele gele Albay Fethi Bey'in karşısına gelmişti. Fethi Bey, Yunan subayının dediğini yapmıyordu. Ne kollarını yana kaldırıp indiriyor, ne de "Zito Venizelos!" diye bağırıyordu. Bakışlarını karşısındaki Yunan subayına dikmiş, ateş saçan gözlerini kırpmadan dimdik bakıyordu. Yunan subayı buyruğunu birkaç kez yineledi. Fethi Bey'e "Zito Venizelos!" dedirtmek için birkaç kez boşuna bağırdı. Fethi Bey sanki onu duymuyordu, kayadan bir yontu gibi dimdikti.
Yunan subayı ummadığı bu direniş karşısında öyle kızmıştı ki, o kızgınlıkla birden elini uzatıp, Fethi Bey'in omuzlarındaki albaylık apoletlerini sökmek istedi. Fethi Bey, Yunan subayının elini şiddetle iterek,
— Onları sen takmadın ki sen sökesin! diye bağırdı.
Yunan subayı, Zito Venizelos, demesi için son bikez daha Fethi Bey'e bağırdı. Fethi Bey oralı değildi. Yunan subayı, yanındaki Yunan erine komut verdi. Efzun eri, Fethi Bey'in göğsüne dayalı süngüsünü hızla itti. Süngü albayın göğsüne saplanmıştı. Süngünün açtığı yaradan kan fışkırıyordu. Ama albay Fethi Bey'in yüz kaslarında en küçük bir kıpırtı, bir acı belirtisi yoktu. Yine öylece dimdik duruyordu. Efzun eri, Türk albayını süngülerken, alanı doldurmuş ve damlarda, çatılarda, balkonlarda, pencerelerde toplanmış Rumlar'ın çığlıkları göklere yükseliyordu.
Efzun eri, kanlı süngüsünü Albay'ın göğsünden çekti. Yunan subayıyla birlikte, sırada bir sonraki Türk subayının karşısına geçti. Sıradaki her Türk subayına, Yunan subayı isteğini yaptırttı. Sıradaki Türk subayları bitince, Yunan subayıyla Efzun eri yeniden sıranın üst başına geçtiler. Sırayla gele gele yine albay Fethi Bey'in karşısına geldiler. Yunan subayının sözlerini İzmirli bir Rum, Türkçe'ye çevirdi:
— Kollarını yana açıp indirirken Zito Venizelos, diye bağıracaksın!
Fethi Bey'de yine ne ses, ne bir kıpırtı vardı. Yunan subayı bikez daha yanındaki Efzun erine komut verdi. Efzun eri, ikinci kez Fethi Bey'i süngüledi. Fışkıran kanlardan Fethi Bey'in giysisi kan içinde kalmıştı. Yerli Rumlar'ın bağrışmalarından, haykırışmalarından yer-gök inliyordu.
Yunan subayı ve elinde kanlı süngüsüyle Efzun eri. Fethi Bey'den sonraki Türk subayının karşısına gittiler. Bikez daha bütün sırayı dolaşıp Türk subaylarına istediklerini yaptırdılar. Gele gele üçüncü kez Albay Fethi Bey'in karşısına gelmişlerdi. Ama bu kez, alanı dolduranların bağrışmaları, sövgü haykırışmaları, kahkahaları, homurtuları, uğultuları birdenbire kesilmişti. Onca kalabalık sanki birden donup kalmıştı. Kimseden ses soluk çıkmıyordu. Ordaki binlerce Rum merak içindeydi: Türk albayı üçüncü kez de direnecek mi, yoksa ölüm korkusuyla "Zito Venizelos!" diye bağıracak mıydı? Sonunda süngü zoruyla Türk albayı amana gelecek miydi? Kimseden çıt çıkmıyordu. Görünmez bir taş kesilmiş o sessizlik içinde Yunan subayının sözleri ve bir yerli Rum'un çevirisi alanın her yanından duyuluyordu:
— Kollarını kaldırıp indirirken Zito Venizelos diye bağıracaksın!
İki kama ucu gibi parlayan gözlerini Yunan subayına dikmiş olan Fethi Bey'in dudakları bile kıpırdamıyordu. Üçüncü kez süngülenmeyi göze almış, yine direnmişti. Yunan subayının buyruğuyla Efzun eri, Fethi Bey'i üçüncü kez süngüledi; bu kez süngüsünü daha hınçlı, daha hızlı dürtmüştü. Fethi Bey'den yine ses çıkmadı, ama alanı dolduran insanlardan birden bir uğultu yükseldi; şaşkınlık mırıltılarının oluşturduğu bir uğultuydu.
Tam yirmiiki kez... Evet, yirmiiki kez Yunan subayı, albay Fethi Bey'in karşısına dikilip, O'nu "Zito Venizelos!"diye bağırtmaya zorladı. Hayır! Fethi Bey sesini bile çıkarmadı. Yirmiiki kez süngülendi. Süngülenirken gözünü bile kırpmıyordu. Yalnız her süngülenişinde daha çok kan yitirdiği için yüzü daha çok soluyor, ak donuk bir renk alıyordu. Yaralarından akan kanlar, ayaklarının dibinde gölleniyordu. Süngüleye süngüleye bile Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'e "Zito Venizelos!" dedirtemediler. Ama yaralarından çok kan yitiren Türk albayının gücü gittikçe azalmaktaydı. Ayakta zor durabildiği belliydi. Yirmiiki yarasından kan akarken, yine de düşmanının karşısında dimdik durabilmek için insanüstü bir çabayla son gücünü harcıyordu. Kanı çekilen yüzü, dudakları aka kesmişti. Yunan subayı yirmiikinci kez haykırdı. Yerli Rum, O'nun sözlerini yine çevirdi:
— Zito Venizelos, diye bağıracaksın!
Hayır, Fethi Bey yine bağırmadı. Efzun eri, subayının buyruğuyla Fethi Bey'i yirmiikinci kez süngüledi. Artık ayakta durmaya direnci kalmamıştı, Fethi Bey ayaklarının dibinde göllenmiş kanının üstüne düştü, oraya yığıldı.
Eşi Edibe Hanım, yakınları, İzmir'i işgal eden Yunan birliği komutanından, Albay Fethi Bey'i kendilerine vermelerini istediler. Ama Yunan komutanı, yaralı Türk albayını vermedi. Fethi Bey'in yakın dostu Ali Şefik Bey, İzmir'deki Fransız Başkonsolosluğuma başvurdu. Ancak Fransız Başkonsolosu'nun yardım ve aracılığıyla Fethi Bey Yunanlılar'ın elinden alınabildi.
Ölmek üzere olan Fethi Bey hastaneye yatırıldı. Bütün gece başucunda bir Türk hemşiresi bekledi.
1919 yılının 15 Mayısı'nı 16 Mayıs'a bağlayan gece, sabaha karşı, Fethi Bey,
— Makamımı görüyorum! diye inledi.
Bu, O'nün son sözü oldu.
Şehit Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'in na'şı, dostu Ali Şefik Bey'in Küçük Fettan Sokağı'ndaki evine getirildi. Evde büyük bir masanın üstüne konuldu. Kadınlı erkekli ev insanları, sabaha dek, Şehit Albay'ın başında saygı nöbeti tuttular. Ertesi gün Şehit Albay Fethi Bey için çok büyük bir cenaze töreni düzenlendi; öyle ki bütün Türk İzmir halkı ayağa kalkmıştı, yer yerinden oynadı. İşgalciler bile bu coşkulu saygı gösterisini önleyememişti.
Fethi Bey, İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömüldü. Süngü yaralarıyla delikdeşik olmuş kanlı albaylık giysisi de sonradan askeri müzeye verildi.
Fethi Bey'e çok yalın bir mezar yapıldı. Mezar taşına kabartma bir kılıç ve bir kalpak resmi yontuldu; kılıç altın yaldızla yaldızlandı.
Üsküdarlı Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey'in ancak destan kahramanlarına yaraşır bir yiğitlikle direnmesi yüzünden şehit edilişi, dost düşman herkeste büyük bir saygı uyandırmıştır. O'nun ölümü göze alarak yiğitçe direnişi karşısında düşmanları bile saygı duymuşlardır. İzmir'e, resmi yada özel bir nedenle gelen yabancı askerler, eski komutanlar bugün bile Albay Fethi Bey'in mezarını ziyaret eder, O'nun büyük yurtseverliği karşısında saygıyla eğilirler.
Az once Izmir demisken; Izmir icin kani akan ve sehit olan ama gururu olmeyen bir Istanbullu'nun hikayesini yazmadan gecmek ayip olur.
Nur icinde yatsin.
------------------------
İLK DİRENİŞ
İstanbul'da, Sirkeci'den Gülhane Parkı kapısına doğru giderken yol sağa kıvrılır. Yolun bu dönemecinde, sağda, eskiden bir tekke vardı. Salkımsöğüt Kaadiri tekkesi denilirdi. Bu tekkeyle bitişiğindeki yapılar sonradan yıktırılmış, yol biraz genişletilmiştir. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında Salkımsöğüt tekkesinin şeyhi İzzî Efendi'ydi. Şeyh İzzî Efendi'nin Üsküdar'daki evinde 1877 yılında bir oğlu dünyaya geldi. Çocuğun adını Süleyman Fethi koydular.
Büyük Türk ansiklopedilerinin pekçoğunda Süleyman Fethi adını görebilirsiniz.
Şeyh İzzî Efendi'nin oğlu ne yapmıştı da, adını ansiklopedilere geçirmişti? İşte bu sorunun cevabını anlatacağız.
Küçük Fethi askerliği çok seviyordu. Bu yüzden askeri okula girdi. Her ders yılı sınıflarını başarıyla geçiyordu. 1896 yılında, sınıfının onuncusu olarak Harp Okulu'nu bitirdi. 1899'da kurmay subay oldu. Askerlik göreviyle Hicaz'da bulundu. Sonra savaşlara katıldı. Savaşta yaralandı. Üstün başarılar gösterdi. Rütbesi yükseldi. 1912'de, o zamanın savunma bakanlığı olan Harbiye Nezareti'nde danışman yardımcılığına atandı. 1914'te albaylığa yükseltildi. Birinci Dünya Savaşı başlamıştı. Kurmay albaylığa yükselmiş olan Süleyman Fethi Bey, savaşta gösterdiği üstün başarılar ve fedakârlıklarından ötürü nişanlar, madalyalar kazandı. Ne yazık ki, aldığı yaralar yüzünden hastalandı. 1916 yılında tedavi için Wiesbaden kaplıcalarına gönderildi.
Albay Fethi Bey tedavisinden sonra Wiesbaden'den yurda döndüğünde, Türkiye, tarihinin en üzünçlü günlerinden birini yaşamaktaydı. Büyük Savaş'ta, işbirliği yaptığımız savaş ortaklarımız olan uluslarla birlikte yenilmiştik. Yengin devletler, Türkiye'yi parçalayıp bölüşmeye çalışıyorlardı. İşte bu acı günlerde Wiesbaden'den yurda dönen Fethi Bey, Dördüncü Kolordu'nun İzmir Askerlik şubesi başkanlığına atanmıştı.
Fethi Bey evliydi, ama çocuğu olmamıştı. Çocukları çok severdi; o denli çok severdi ki, sık sık yanına gelip kendisiyle konuşan çocukları sevindirmek için masasının gözünde çukulata bulundurur, bu çukulataları çocuklara dağıtırdı.
O günlerde Yunanlılar'ın İzmir'e asker çıkaracakları-söylentisi çok yaygındı. Sonunda bu söylentiler gerçekleşti. Yunan savaş gemileri İzmir Limanı'nda göründü.
1919 yılının 15 Mayıs'ı; işte o kara gün Yunan ordusu İzmir'i işgal etmişti.
Albay Fethi Bey, hergünkü gibi o sabah da, İzmir'in Karantina denilen semtindeki evinden çıkıp işine gitmek için hazırlanmaktaydı. Eşi Edibe Hanım, düşmanın İzmir'i işgal ettiği böyle bir günde askerlik şubesine gitmemesi, bir süre evinde kalıp durumu gözlemlemesi için rica etmekteydi. Fethi Bey'in, eşi Edibe Hanım'a cevabı kısa olmuştu:
— Ben askerim! İşime böyle bir günde gitmezsem, başka ne zaman gideceğim!
Fethi Bey evinden çıktı. Görevi başına gitti. Masasına daha yeni oturmuştu ki, başlarında iki Yunan subayı bulunan erler içeri girdi. Yunanlı subaylardan biri Fethi Bey'e, esir olduğunu söyledi. Fethi Bey, İzmir işgal edildiğine, savaş da olmadığına göre, esir olamayacağını söyledi. Ama Yunanlı subaylara söz anlatmanın olanağı yoktu Fethi Bey'i zorla odasından çıkardılar. Silahlı Yunan erleri arasından yürüterek Kordon denilen rıhtım yolundan geçirdiler; Pasaport denilen yere getirdiler. Pasaport'un rıhtım boyunda esir diye getirdikleri başka Türk subaylarını da tek sıra olarak yanyana dizmişlerdi. Fethi Bey'i bu sıranın başına koydular. Efzun denilen özel kılıkta giyimli Yunanlı erler de rıhtım boyuna dizilmişlerdi. Yunan savaş gemileri limandaydı. Kıyıya asker çıkaran Yunan gemileri rıhtıma yanaşmıştı.
İşgalden sevinç duyan yerli Rumlar alanı doldurmuş, bayram havası yaşıyorlardı. Kimi Rumlar da yapıların damlarına, çatılarına çıkmışlardı. Balkonları, terasları doldurmuşlardı. Sevinç çığlıkları atıyorlardı.
Bir Yunan subayı, yanında bir Efzun eriyle, tek sıra dizilmiş olan Türk subaylarından biri önünde duruyor, onlara kollarını yana kaldırtıp indirterek "Zito Venizelos!" yani "Yaşasın Venizelos!" diye bağırmalarını söylüyordu.
Venizelos, o zamanki Yunanistan'ın başbakanıydı. "Zito Venizelos!" diye bağırttıktan sonra Türk subaylarına bir de kollarını yana kaldırtıp indirtmesinin hiçbir anlamı yoktu elbet. Ama aşağılamak, küçültmek için Türk subaylarına böyle yaptırıyorlardı. "Zito Venizelos!" diye bağırtan Yunan subayının yanındaki Efzun erinin elinde süngü takılmış tüfek vardı. Söylenileni yapmayan, karşı gelen Türk subayı olursa Efzun eri onu süngüleyecekti.
Yunan subayının karşısına geldiği her Türk subayı, kollarını yana kaldırıp indirerek "Zito Venizelos!" dedikçe, yapıların damlarındaki, çatılarındaki, evlerin balkonlarındaki Rumlar, alanı dolduranlar alay ederek kahkahalar savuruyorlardı.
"Zito Venizelos!" diye bağırtılan bu Türk subayları, sonradan bir yolunu bulup Anadolu içlerine geçecek, işgalci Yunan ordusuyla çarpışacak ve bu üzünçlü anının acısını onlardan çıkaracaktı. Ama şimdi "Zito Venizelos!" diye bağırmak zorundaydılar. Çünkü karşılarında, süngüsünün ucunu göğüslerine dayamış Efzun eri duruyordu. Her "Zito Venizelos!" diye bağıran Türk subayının düşmana olan hıncı daha da bileniyordu.
Yunan subayı sırayla gele gele Albay Fethi Bey'in karşısına gelmişti. Fethi Bey, Yunan subayının dediğini yapmıyordu. Ne kollarını yana kaldırıp indiriyor, ne de "Zito Venizelos!" diye bağırıyordu. Bakışlarını karşısındaki Yunan subayına dikmiş, ateş saçan gözlerini kırpmadan dimdik bakıyordu. Yunan subayı buyruğunu birkaç kez yineledi. Fethi Bey'e "Zito Venizelos!" dedirtmek için birkaç kez boşuna bağırdı. Fethi Bey sanki onu duymuyordu, kayadan bir yontu gibi dimdikti.
Yunan subayı ummadığı bu direniş karşısında öyle kızmıştı ki, o kızgınlıkla birden elini uzatıp, Fethi Bey'in omuzlarındaki albaylık apoletlerini sökmek istedi. Fethi Bey, Yunan subayının elini şiddetle iterek,
— Onları sen takmadın ki sen sökesin! diye bağırdı.
Yunan subayı, Zito Venizelos, demesi için son bikez daha Fethi Bey'e bağırdı. Fethi Bey oralı değildi. Yunan subayı, yanındaki Yunan erine komut verdi. Efzun eri, Fethi Bey'in göğsüne dayalı süngüsünü hızla itti. Süngü albayın göğsüne saplanmıştı. Süngünün açtığı yaradan kan fışkırıyordu. Ama albay Fethi Bey'in yüz kaslarında en küçük bir kıpırtı, bir acı belirtisi yoktu. Yine öylece dimdik duruyordu. Efzun eri, Türk albayını süngülerken, alanı doldurmuş ve damlarda, çatılarda, balkonlarda, pencerelerde toplanmış Rumlar'ın çığlıkları göklere yükseliyordu.
Efzun eri, kanlı süngüsünü Albay'ın göğsünden çekti. Yunan subayıyla birlikte, sırada bir sonraki Türk subayının karşısına geçti. Sıradaki her Türk subayına, Yunan subayı isteğini yaptırttı. Sıradaki Türk subayları bitince, Yunan subayıyla Efzun eri yeniden sıranın üst başına geçtiler. Sırayla gele gele yine albay Fethi Bey'in karşısına geldiler. Yunan subayının sözlerini İzmirli bir Rum, Türkçe'ye çevirdi:
— Kollarını yana açıp indirirken Zito Venizelos, diye bağıracaksın!
Fethi Bey'de yine ne ses, ne bir kıpırtı vardı. Yunan subayı bikez daha yanındaki Efzun erine komut verdi. Efzun eri, ikinci kez Fethi Bey'i süngüledi. Fışkıran kanlardan Fethi Bey'in giysisi kan içinde kalmıştı. Yerli Rumlar'ın bağrışmalarından, haykırışmalarından yer-gök inliyordu.
Yunan subayı ve elinde kanlı süngüsüyle Efzun eri. Fethi Bey'den sonraki Türk subayının karşısına gittiler. Bikez daha bütün sırayı dolaşıp Türk subaylarına istediklerini yaptırdılar. Gele gele üçüncü kez Albay Fethi Bey'in karşısına gelmişlerdi. Ama bu kez, alanı dolduranların bağrışmaları, sövgü haykırışmaları, kahkahaları, homurtuları, uğultuları birdenbire kesilmişti. Onca kalabalık sanki birden donup kalmıştı. Kimseden ses soluk çıkmıyordu. Ordaki binlerce Rum merak içindeydi: Türk albayı üçüncü kez de direnecek mi, yoksa ölüm korkusuyla "Zito Venizelos!" diye bağıracak mıydı? Sonunda süngü zoruyla Türk albayı amana gelecek miydi? Kimseden çıt çıkmıyordu. Görünmez bir taş kesilmiş o sessizlik içinde Yunan subayının sözleri ve bir yerli Rum'un çevirisi alanın her yanından duyuluyordu:
— Kollarını kaldırıp indirirken Zito Venizelos diye bağıracaksın!
İki kama ucu gibi parlayan gözlerini Yunan subayına dikmiş olan Fethi Bey'in dudakları bile kıpırdamıyordu. Üçüncü kez süngülenmeyi göze almış, yine direnmişti. Yunan subayının buyruğuyla Efzun eri, Fethi Bey'i üçüncü kez süngüledi; bu kez süngüsünü daha hınçlı, daha hızlı dürtmüştü. Fethi Bey'den yine ses çıkmadı, ama alanı dolduran insanlardan birden bir uğultu yükseldi; şaşkınlık mırıltılarının oluşturduğu bir uğultuydu.
Tam yirmiiki kez... Evet, yirmiiki kez Yunan subayı, albay Fethi Bey'in karşısına dikilip, O'nu "Zito Venizelos!"diye bağırtmaya zorladı. Hayır! Fethi Bey sesini bile çıkarmadı. Yirmiiki kez süngülendi. Süngülenirken gözünü bile kırpmıyordu. Yalnız her süngülenişinde daha çok kan yitirdiği için yüzü daha çok soluyor, ak donuk bir renk alıyordu. Yaralarından akan kanlar, ayaklarının dibinde gölleniyordu. Süngüleye süngüleye bile Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'e "Zito Venizelos!" dedirtemediler. Ama yaralarından çok kan yitiren Türk albayının gücü gittikçe azalmaktaydı. Ayakta zor durabildiği belliydi. Yirmiiki yarasından kan akarken, yine de düşmanının karşısında dimdik durabilmek için insanüstü bir çabayla son gücünü harcıyordu. Kanı çekilen yüzü, dudakları aka kesmişti. Yunan subayı yirmiikinci kez haykırdı. Yerli Rum, O'nun sözlerini yine çevirdi:
— Zito Venizelos, diye bağıracaksın!
Hayır, Fethi Bey yine bağırmadı. Efzun eri, subayının buyruğuyla Fethi Bey'i yirmiikinci kez süngüledi. Artık ayakta durmaya direnci kalmamıştı, Fethi Bey ayaklarının dibinde göllenmiş kanının üstüne düştü, oraya yığıldı.
Eşi Edibe Hanım, yakınları, İzmir'i işgal eden Yunan birliği komutanından, Albay Fethi Bey'i kendilerine vermelerini istediler. Ama Yunan komutanı, yaralı Türk albayını vermedi. Fethi Bey'in yakın dostu Ali Şefik Bey, İzmir'deki Fransız Başkonsolosluğuma başvurdu. Ancak Fransız Başkonsolosu'nun yardım ve aracılığıyla Fethi Bey Yunanlılar'ın elinden alınabildi.
Ölmek üzere olan Fethi Bey hastaneye yatırıldı. Bütün gece başucunda bir Türk hemşiresi bekledi.
1919 yılının 15 Mayısı'nı 16 Mayıs'a bağlayan gece, sabaha karşı, Fethi Bey,
— Makamımı görüyorum! diye inledi.
Bu, O'nün son sözü oldu.
Şehit Üsküdarlı Albay Süleyman Fethi Bey'in na'şı, dostu Ali Şefik Bey'in Küçük Fettan Sokağı'ndaki evine getirildi. Evde büyük bir masanın üstüne konuldu. Kadınlı erkekli ev insanları, sabaha dek, Şehit Albay'ın başında saygı nöbeti tuttular. Ertesi gün Şehit Albay Fethi Bey için çok büyük bir cenaze töreni düzenlendi; öyle ki bütün Türk İzmir halkı ayağa kalkmıştı, yer yerinden oynadı. İşgalciler bile bu coşkulu saygı gösterisini önleyememişti.
Fethi Bey, İzmir'deki Mevlevi tekkesinin mezarlığına gömüldü. Süngü yaralarıyla delikdeşik olmuş kanlı albaylık giysisi de sonradan askeri müzeye verildi.
Fethi Bey'e çok yalın bir mezar yapıldı. Mezar taşına kabartma bir kılıç ve bir kalpak resmi yontuldu; kılıç altın yaldızla yaldızlandı.
Üsküdarlı Kurmay Albay Süleyman Fethi Bey'in ancak destan kahramanlarına yaraşır bir yiğitlikle direnmesi yüzünden şehit edilişi, dost düşman herkeste büyük bir saygı uyandırmıştır. O'nun ölümü göze alarak yiğitçe direnişi karşısında düşmanları bile saygı duymuşlardır. İzmir'e, resmi yada özel bir nedenle gelen yabancı askerler, eski komutanlar bugün bile Albay Fethi Bey'in mezarını ziyaret eder, O'nun büyük yurtseverliği karşısında saygıyla eğilirler.
Seven Doors Hotel (by Europe)
Fourhoundred years back in this time
Seven Doors Hotel
A massacre took place and a young man died
Opened one gate to Hell
The Eibon is open use your eyes
To read and learn
In the end it could be your turn
1981 traces were found
That could not exist in one's mind
A woman could lead you totally deceive you
Without your knowing she's blind
Seven Doors Hotel
One of seven gates to Hell
Seven Doors Hotel
One of seven gates to Hell
Do always watch out for things
That you see but don't understand
The Devil is there always somewhere
Ready to command
Seven Doors Hotel
A massacre took place and a young man died
Opened one gate to Hell
The Eibon is open use your eyes
To read and learn
In the end it could be your turn
1981 traces were found
That could not exist in one's mind
A woman could lead you totally deceive you
Without your knowing she's blind
Seven Doors Hotel
One of seven gates to Hell
Seven Doors Hotel
One of seven gates to Hell
Do always watch out for things
That you see but don't understand
The Devil is there always somewhere
Ready to command
2 Ağustos 2008 Cumartesi
Goddess of The Court
Cografi bakimdan kapi komsum Cin'de olimpiyatlarin baslamasina yakin "Kim? Nerede? Ne oynuyor" diye gezinirken, Zafer yukaridaki resmi gonderdi.
Cappie Pondexter
2007 ve 2008 sezonlarini takip eden bir Fenerbahcelinin hayati boyunca unutamayacagi bir oyuncu oldu CP.
Turkiye'nin Clarrisa Davis ile baslayan (en azindan benim yasimdakiler icin) "Takimi Tek Basina Sampiyon Yapabilme Yetisi"ne sahip oyuncular listesinde uzak ara bir numara oldu.
2007 sezonunda;
28 mac
29 dakika
15.9 sayi
3.9 ribaunt
3.1 asist
1.6 top calma
% 45.1 iki sayi
% 40.3 uc sayi
% 72.7 serbest atis
2008 sezonunda ise;
25 mac
31 dakika
17.4 sayi
3.9 ribaunt
4.0 asist
1.4 top calma
% 52.3 iki sayi
% 35.5 uc sayi
% 84.6 serbest atis istatistikleriyle oynadi.
Sadece takimi iki sene ust uste elini kolunu sallaya sallaya sampiyon yapan bu istatistikleri degil, onlarin yaninda cok degerli olan seyleri de vererek veda etti Cappie Fenerbahce'ye.
Sahadaki muazzam hallerinin yaninda, kenarda oldugu anlarda bir dakika bile yerine oturmadan devamli surette saha icini telkin etmesini unutmak mumkun degil.
2007 yilinda Avrupa'da son 8'e kaldigimiz Dexia maci sonrasinda sirilsiklam halde tribunlere kosup, elinde Fenerbahce bayragiyla dakikalarca bagirmasi akildan cikmaz.
Son kazandigimiz Turkiye Kupasi'ndan sonra ustunu basini cikarip deliler gibi sevinmesi de oyle.
Kendisine "Please don't go away. Say what you say. But say that you'll stay" yazan bir pankart actigimizda, gozlerinin dolmasini ve butun salonun kendisini alkislamasini da kimse unutamaz.
Beni buraya ugurlamak icin yapilan tekne gezisinde, bir konusma yapip "Size ihtiyacimiz var" dediginde "Ol de olelim Cappie reis" kivamindaydi herkes. Yukariya bogazi seyretmeye ciktigimizda, Saban'in elinden kaptigi Fenerbahce bayragini, yandan gecen gemilere gosterirken "Fenerbahce" diye bagirmasindan etkilenmeyen var miydi acaba?
O unutulmaz, bu unutulmaz derken yazi sekli boyle monoton, kelimeler ise kifayetsiz kaliyor boyle bir sporcuya. Zira gidisiyle bizi bu kadar kahirlara salan az sporcu oldu, bu alemde.
Ileride bir gun Fenerbahce'yi kendimizce anlatirken, Cappie Pondexter'a deginmeden gecmeyecegiz. Belki bu formanin 100 yillik tarihinde ender de olsa gordugu, ama bizim kusagimizin hemen hic sahit olmadigi bir yabanci sporcuydu Cappie. Takimina ve camiasinin hassasiyetlerine taraftarca bagliydi. Bu cesit bir yerli oyuncu kitligina bile kiran girdigi donemde esi bulunmazdi. Yolu acik olsun. Ozleyecegiz...
PS: Asagida Cappie'nin olimpiyatlardaki mac programi var. Forma cubuklu degil ama ne yapalim. Kader boyleymis...
Saturday, August 9
8:00 p.m.
USA - Czech Republic
Monday, August 11
8:00 p.m.
China – USA
Wednesday, August 13
10:15 p.m.
Mali – USA
Friday, August 15
8:00 p.m.
USA – Spain
Sunday, August 17
10:15 p.m.
New Zealand – USA
Cappie Pondexter
2007 ve 2008 sezonlarini takip eden bir Fenerbahcelinin hayati boyunca unutamayacagi bir oyuncu oldu CP.
Turkiye'nin Clarrisa Davis ile baslayan (en azindan benim yasimdakiler icin) "Takimi Tek Basina Sampiyon Yapabilme Yetisi"ne sahip oyuncular listesinde uzak ara bir numara oldu.
2007 sezonunda;
28 mac
29 dakika
15.9 sayi
3.9 ribaunt
3.1 asist
1.6 top calma
% 45.1 iki sayi
% 40.3 uc sayi
% 72.7 serbest atis
2008 sezonunda ise;
25 mac
31 dakika
17.4 sayi
3.9 ribaunt
4.0 asist
1.4 top calma
% 52.3 iki sayi
% 35.5 uc sayi
% 84.6 serbest atis istatistikleriyle oynadi.
Sadece takimi iki sene ust uste elini kolunu sallaya sallaya sampiyon yapan bu istatistikleri degil, onlarin yaninda cok degerli olan seyleri de vererek veda etti Cappie Fenerbahce'ye.
Sahadaki muazzam hallerinin yaninda, kenarda oldugu anlarda bir dakika bile yerine oturmadan devamli surette saha icini telkin etmesini unutmak mumkun degil.
2007 yilinda Avrupa'da son 8'e kaldigimiz Dexia maci sonrasinda sirilsiklam halde tribunlere kosup, elinde Fenerbahce bayragiyla dakikalarca bagirmasi akildan cikmaz.
Son kazandigimiz Turkiye Kupasi'ndan sonra ustunu basini cikarip deliler gibi sevinmesi de oyle.
Kendisine "Please don't go away. Say what you say. But say that you'll stay" yazan bir pankart actigimizda, gozlerinin dolmasini ve butun salonun kendisini alkislamasini da kimse unutamaz.
Beni buraya ugurlamak icin yapilan tekne gezisinde, bir konusma yapip "Size ihtiyacimiz var" dediginde "Ol de olelim Cappie reis" kivamindaydi herkes. Yukariya bogazi seyretmeye ciktigimizda, Saban'in elinden kaptigi Fenerbahce bayragini, yandan gecen gemilere gosterirken "Fenerbahce" diye bagirmasindan etkilenmeyen var miydi acaba?
O unutulmaz, bu unutulmaz derken yazi sekli boyle monoton, kelimeler ise kifayetsiz kaliyor boyle bir sporcuya. Zira gidisiyle bizi bu kadar kahirlara salan az sporcu oldu, bu alemde.
Ileride bir gun Fenerbahce'yi kendimizce anlatirken, Cappie Pondexter'a deginmeden gecmeyecegiz. Belki bu formanin 100 yillik tarihinde ender de olsa gordugu, ama bizim kusagimizin hemen hic sahit olmadigi bir yabanci sporcuydu Cappie. Takimina ve camiasinin hassasiyetlerine taraftarca bagliydi. Bu cesit bir yerli oyuncu kitligina bile kiran girdigi donemde esi bulunmazdi. Yolu acik olsun. Ozleyecegiz...
PS: Asagida Cappie'nin olimpiyatlardaki mac programi var. Forma cubuklu degil ama ne yapalim. Kader boyleymis...
Saturday, August 9
8:00 p.m.
USA - Czech Republic
Monday, August 11
8:00 p.m.
China – USA
Wednesday, August 13
10:15 p.m.
Mali – USA
Friday, August 15
8:00 p.m.
USA – Spain
Sunday, August 17
10:15 p.m.
New Zealand – USA
Pushing Daisies
Cnbc-e'nin yayinladigi, bizim de yayinlandigi esnada yanladigimiz dizilere bir ekleme yapalim PD ile.
Ned kardesimiz; olen insanlari, kendilerine dokunmak suretiyle bir dakikaligina canlandirmaya muktedir bir vatan evladidir. Bir dokunus daha ise "Sonsuz Uyku" demektir. Ve bu arada, sure bir dakikayi gececek olursa, baska birisi olmektedir.
Emerson Cod namiyla maruf, BA Baracusvari bir ozel dedektif abimiz ve normal isi Pie-Maker'lik olan Ned bu durumdan vazife cikarip "Yaninda nakit de cikar mi?" merakiyla, olu arkadaslarin canlandirilmasina ve kendilerinin canina kimin kiydigini ogrenerek odulleri cukka etmeye yol alirlar.
Birinci bolumde Ned, cocukluk aski Chuck'i canlandirir. Fakat butun tek dram unsuru da burada baslar, zira bir daha Chuck'a dokunamayacaktir. Turk seyircisini diziye cekecek olan da sinema memlekete geldiginden beri beyaz perdeye, ondan once ise matbuata damgasini vuran bu "imkansiz ask" ve "ayri dunyalarin insani" temasidir iste. Bir kez, o da seffaf ceset torbalarinin icindeyken (oraya kadar nasil geldiklerini anlatmayayim, heyecani kacmasin dizinin) naylon uzerinden opusebilir gibi olurlar. Ona da Cod engel olur. Hos, olmasa canlarindan olacaklardir ya, neyse...
Ned, Chuck ve Emerson (favori) disinda, Ned'e takintili Olive ve Chuck'in teyzeleri dizinin demirbaslari konumunda. Ikinci sezonu cekilmeye baslanan ve 1 Ekim 2008'de yayina girecek olan Pushing Daisies'in Turkiye'de en son S1E8 bolumu yayinlandi. Megerse Ned'in, 1 dakikalik zaman asimindan mutevellit Chuck'in rahmetli babasinin olumune vesile oldugunu ogrendik. Bolum bunu duyan ve tam da o anda uyumak uzere olan Chuck'in gozlerinin faltasi gibi acilmasiyla son buldu. Merakla devamini bekliyoruz ve Turkiye'ye gittigimizde The End'de dvdleri bulabilmeyi umuyoruz.
Dvd demisken, Avatar:The Last Airbender ne oldu yahu? Bitti mi acaba?
Ned kardesimiz; olen insanlari, kendilerine dokunmak suretiyle bir dakikaligina canlandirmaya muktedir bir vatan evladidir. Bir dokunus daha ise "Sonsuz Uyku" demektir. Ve bu arada, sure bir dakikayi gececek olursa, baska birisi olmektedir.
Emerson Cod namiyla maruf, BA Baracusvari bir ozel dedektif abimiz ve normal isi Pie-Maker'lik olan Ned bu durumdan vazife cikarip "Yaninda nakit de cikar mi?" merakiyla, olu arkadaslarin canlandirilmasina ve kendilerinin canina kimin kiydigini ogrenerek odulleri cukka etmeye yol alirlar.
Birinci bolumde Ned, cocukluk aski Chuck'i canlandirir. Fakat butun tek dram unsuru da burada baslar, zira bir daha Chuck'a dokunamayacaktir. Turk seyircisini diziye cekecek olan da sinema memlekete geldiginden beri beyaz perdeye, ondan once ise matbuata damgasini vuran bu "imkansiz ask" ve "ayri dunyalarin insani" temasidir iste. Bir kez, o da seffaf ceset torbalarinin icindeyken (oraya kadar nasil geldiklerini anlatmayayim, heyecani kacmasin dizinin) naylon uzerinden opusebilir gibi olurlar. Ona da Cod engel olur. Hos, olmasa canlarindan olacaklardir ya, neyse...
Ned, Chuck ve Emerson (favori) disinda, Ned'e takintili Olive ve Chuck'in teyzeleri dizinin demirbaslari konumunda. Ikinci sezonu cekilmeye baslanan ve 1 Ekim 2008'de yayina girecek olan Pushing Daisies'in Turkiye'de en son S1E8 bolumu yayinlandi. Megerse Ned'in, 1 dakikalik zaman asimindan mutevellit Chuck'in rahmetli babasinin olumune vesile oldugunu ogrendik. Bolum bunu duyan ve tam da o anda uyumak uzere olan Chuck'in gozlerinin faltasi gibi acilmasiyla son buldu. Merakla devamini bekliyoruz ve Turkiye'ye gittigimizde The End'de dvdleri bulabilmeyi umuyoruz.
Dvd demisken, Avatar:The Last Airbender ne oldu yahu? Bitti mi acaba?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)