1 Mart 2011 Salı

Heves, Sansür, İşkence


Hayatımızın tek gailesi internet değil. İnsanın bunu anlamadığı dönemler bazen çekiç gibi oluyor. Sağlık, iş karmaşası, kırgınlıklar, özlemler... Bunca şey arasında "Orası kapandı. Burası kapandı. YouTube kapandı. Blogger kapandı. vs. vs." haberleri hiç de önemli değil aslında. Hayata dair heves bir kere Kızılırmak suyuna kapılıp gittikten sonra, eksiğin geri gelmesi dışında hiçbir şey kurtarmıyor bünyeyi ve zihni.

Aşağıda, bitiriş tarihini arka kapağa "8 Şubat 2011, Salı, 01:20" olarak not alıp, altına "Gülün Hiç Solmasın" yazarak asıl sahibine okuması için vermeye hazırladığım güzel bir kitaptan; Erdal Öz'ün "Gülünün Solduğu Akşam" kitabından bir bölüm var. Mete Ertekin'in sorguda, işkencede yaşadıkları.

"Sansür" kavramından "İşkence" olgusuna varana kadar, ara yolda upuzun bir koridor olduğunu bilmiyor değilim. Ama öyle ya da böyle, kıyıcı bir alışkanlığın iki ucudur bunlar.

"Bir sağdan astık, bir soldan" şeklindeki adalet anlayışının ya da "Üç sizden, üç bizden" diyen hak dağıtıcılığın insafsızlığı sansür yarası ile başlar. İşkence de o yaranın kabuğunu kopartır. Kanatır.

Uzun lafın kısası. Zaten heves yok. Ve aynı blogger sitesine olduğu / olacağı gibi, falanca hukuk mahkemesinin karar alıp, filanca internet sitesini fişmekan sebep dolayısıyla kapatmasından yıldım. Yılmayanlara selam olsun! Kolay gelsin.

------------------------------------------

Ankara Emniyet Sarayı. İkinci Şube.

Hıdır'ın pencereden aşağıya fırlatılıp atıldığı oda.

Masanın üzerinde bir alet. Manyetoya benziyor. Kollu. Manyetodan çıkıp duvardaki prize giden bir kablo. Bir kablo da kutudan çıkıp bana geliyor. Kordonun yanımda duran iki ucu da sıyrılıp hazırlanmış. Uçlardan birini ayağımın küçük parmağıma, öbürünü de kamışıma sarıyorlar.

Öbür uzaktaki ucu prize soktuklarını görüyorum.

Yerde de çarmıha benzer tahta bir alet var. Çivilenmiş üç santim kadar eninde deri kemerler var üzerinde.

Odada ayrıca falaka ve cop da var. Sopalar, zincirler falan.

"Soyun!"

Soyunmayınca üzerine yüklenip zorla soyuyorlar. Yere, çarmıhın üzerine yatırıp deri kemerlerle kollarından bacaklarından sıkıca bağlıyorlar. Kolları bilekten ve dirsekten, ayakları da bileklerden bağlıyorlar. Kıpırdaman olanaksız. Tekmeler iniyor. İki uçlu kabloyu da getirip sarıyorlar; birini kamışına, birini ayak parmağına. Biri manyetonun kolunu çeviriyor. İki kere falan çeviriyor. "Tırtt" diye bir ses. Uçların bağlı olduğu yerlerinde titreşimler halinde bir gerilim. Anlatılmaz bir acı.

Manyetoyu çevirdikçe ibre yükseliyor, görüyorsun, voltaj artıyor.

"Konuş. Bu daha hiçbir şey değil. En hafifi bu. Yoksa seni hadım ederiz."

İşkenceden sonra tam on beş gün, hem kan geldi kamışımdan, hem de müthiş bir yanma oldu dışarı çıkarken.

Manyetoyu çevirdiklerinde, akım verdiklerinde, kamış çok küçülüyor, mosmor oluyor.

Akımı yükseltiyorlar.

Dayanılır gibi değil. Gerilip kaskatı oluyorsun. Oraların kopacak gibi oluyor. Bütün beden kasılıyor. Ter içindesin. Ve tekmeler. Davranıp kalkmak istiyorsun. Ama nasıl kalkacaksın. Kıskıvrak bağlısın. Tekmeler iniyor.

Elektrik akımıyla bütün bedenin kasılınca, altındaki tahta çarmıh sırtını alabildiğine acıtıyor.

Akımı daha da artırıyorlar. Bir ara dayanamadım,
"Durun," dedim.

Durdular.

Başka bir alet getirdiler. Metal bir kutu. Ondan da iki tel çıkıyor. Manyetodan çıkan iki kordon gibi. Tıpkı. O iki teli de aynı yerlerime bağladılar. Işığı söndürdüler. "Konuşacağın zaman bağır, geliriz" dediler. Çıkıp gittiler.

Karanlık kötü. Aydınlıkta yine de uğraşacak bir şeyler buluyorsun.

Bir ara iki kadın polis kapıda durup alay ettiler benimle:

"Ay, bu muymuş kahraman?" dediler.

Sustum.

İçeride başka biri var mıydı, bilmiyorum. Karanlıktı.

Bu yeni aletin titreşimi, manyetodan daha çok. Manyetodan daha titreşimli. "Zızzz" diye bir ses çıkarıyor. Mil sokuyorlarmış gibi bir acıyı yaşıyorsun kamışında. Yürek atışları anormal: "Plöp! Plöp!" diye çırpınan yüreğinin sesini duyuyorsun.

Bayılma durumuna geçerken, "Ölüyorum" diye düşündüm.

Aradan ne kadar geçti, bilmiyorum. Ayıldım.

Odanın ışığı yanıktı. Başımda insanlar. İğne falan yapılmış; haberim yok.

"Bu ana kadar çok vermeyin" falan gibi sözler.

Kendime gelince kalktım.

"Göstereceğim" dedim.

Birlikte arabayla 15-20 ev dolaştık. Arkamda bir sürü polis. Babayiğit ekip arkamda.

Oyaladığımı anladılar.

"Dönünce gösteririz" dediler.

Döndüğümde savcı gelmişti. Kurtuldum sandım. Yanılmışım.

Yine başladılar. Hem de ilk aletle, manyetoyla başladılar. 60 volta kadar çıktılar. Çok uzun sürüyor. Alıştım. Müthiş bir ter, anlatılmaz bir susayış.

Akım altmış volta çıkınca tel uçlarına su döküyorlar. Suyun yayıldığı yerde, sancı dayanılmaz oluyor, oradaki bütün kıllar dikilip ayağa kalkıyor. Suyun yayıldığı yere akım da yayılıyor.

Baktılar durum kötü. Akımı kestiler.

Büyük bir şişe getirdiler. İçinde sidik gibi bir şey var. Ucu keçeli bir sopayı o suya batırıp ayağımın altına değdirdiler. Sanki kızgın demir sürüyorlar. Sonradan ayağımın alt derileri soyuldu, bir iki gün sonra. Ne olduğunu anlayamadım.

Hiç yorum yok: