20 Eylül 2010 Pazartesi

Ele Güne Karşı...

Güneş yakmıyor, yağmur ıslatmıyor. Böyle de bir etkisi var heyecan denen şeyin. Payımıza güneş düşmüş o gün.

Suratta, uzaktan bakanın ahmakça diyeceği bir gülümseme ile o sahaftan, bu sahafa... Alacağın şeylerin değil de, onları paylaşıp, hararetle anlatacak olmanın yoğun keyfi.

Önce "Aşçıdede Halil İbrahim'in Hatıraları" kitabını gösteririm. "Bak" derim, "İlk sayfanın üzerinde Reşad Ekrem Koçu'nun imzası var"

1960'ların Hayat dergilerini gösteririm sonra. Eski zaman insanlarına bakar, gülümseriz. Bu saçlar nasıl böyle oluyor? Kafasında Mısır piramitleri yerleşmiş kadınlar...

Susadım. Park kalabalığında göz göze gelmeye çalışmanın veya el kaldırmanın yararı yok. Garsonlar karışık dolanıyor masalar arasında. Oraletten ümidi kesip, geçen çaydan bir tane al, kitapları masaya yay. Sadece 1 Lira'ya bir Cemal Kutay kitabı almak nasıl şey?

Yanımdaki adam sürekli küfür ediyor. Nakliye firması varmış. Çalışanlarının koymadığı yeri kalmadı. Karısı da yanında. Onun yerine ben utanıyorum. Küfür etmeyen insan olduğumdan değil de... Evlilikte, karısının yanında... Tuhaf şey...

Adam küfürlere devam ederken, karısı da sürekli "Haklısın" derken masadan kalkıyorlar. Garsona "Çay kötüymüş" deyip, uzaklaşıyorlar. Garson bana dönüp "Ne dedi abi?" diyor. "Çay kötüymüş" diyorum, "Alt tarafı çay ulan bu. İçmeden önce ilk yudumu dilinde dolaştırsaymışsın madem, a pezevenk". Garson kahkaha atarken ben de kalkıyorum.

Nikah dairesinin orada 5-10 dakika, yarı dolu gözlerle etrafa bakmak. Takip eden iki günde ondan fazla "Evleniyoruz, mutluyuz" arabası göreceğimden haberim yok henüz. Az ilerideki arabaya takılıyor gözüm. Aklımdan "Bizimki de siyah olsa" diye geçiyor.

Tam o sırada, koşarken önümde duran bir çocuk "Abi sen kimdensin?" diye soruyor. "Ben benden bile değilim" deyince, bir kaç saniye yüzüme bakıp arkadan gelenlere aynısını sormak için koşmaya devam ediyor.

Gelin kapıdan çıkıyor. Beğenmiyorum giydiği gelinliği.. Benim karımda görün bir de siz. Güzele ne yakışmaz.

Çimenler uzanmış, yatan insanlarla dolu. Kocaman iki köpek geçiyor yanımdan. Peşlerinden kepeneğiyle çobanın teki gelip, yatanları alıp götürecekmiş gibi geliyor manzaraya bakınca. Köpekler parkın içindeki diğer üç tanesine katılıyor. Ben parmaklarımı şıklatınca beşi birden dönüp bakıyor.

Saat ilerledi. Uzaklaşmayayım artık.

Parkın kenarındaki yüksek duvarın çevresi bira kutusu dolu. Orada oturulmaz.. Derken, adamın teki gelip hepsini götürüyor. Hay Allah razı olsun. Mezarlıkta üst üste gömülen ölüler gibi, bira kapakları da gömülü toprağa. Bir de eski 50 Lira çarpıyor gözüme. Tarih kısmı fena yıpranmış, okunmuyor. 1986 ya da 1987 olacak. Çıkartmaya üşeniyorum yerinden. Hah, mesaj da geldi işte.

İstiklal Caddesi'nde uçmayı özlemişim. Başka zamanlarda görev gibi düşüyor yolumuz buralara. Sürekli manevra yapıp yolu zorlayan yayalara sinirlenmenin yerini kibarcık "Hay şimdi" şikayetleri alıyor. Naifleştin Barış. Ne iş! Böyle günlerin her zamankinden.

Şarabi'nin ayakkabı mağazası olması acı şey! Kesin o da üzülmüştür ama bu kadar taktığımı bilse "fazla duyarlı" derdi bana. Zaten şarkılardan bile bu kadar etkileniyor olmama mana veremiyor. Ben de ara ara düşünmüyor değilim, "Ne oluyor?" diye fakat kaç kere geleceğiz bu dünyaya? Benim bildiğim bir. O zaman sevdiklerini kuvvetli sevmek lazım.

Hâşâ diyelim yine de biz ama rint sayılırız az biraz. Ne diyordu akşamında? Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile, avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Çiçek Pasajı.. Seviç.. Dışarıda yer yok. Daha sonra müsait olursa, geçebilir miyiz? Tabii ki... Hadi bakalım, sağlığına...

- Dünyayı senin etrafında mı dönüyor sanıyorsun?
- Evet, öyle. En azından burada... Böyle zamanlarda.

Günün birinde, bana da birisi içinde akı kapasitörü olan bir DeLorean getirse, dünyanın benim etrafımda döndüğü o bütün günleri ezberden tek tek sayar, onlara giderim. Hepsi kült filmler gibi, izlemesine doyulamayan... Yine hepsi kült filmler gibi çabucak geçen...

Daracık sokaklardan yine uç, yine kon. Ayakta mı kalacağız yoksa? Hayır... Hiçbir merdivende bu kadar keyif alarak oturmadım ben. Bundan sonra da o şartlar sağlanmadıkça, kolay kolay bir merdivene oturamayacağım herhalde.

"Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum, "Ele Güne Karşı" çalarken. Dört bir yanda bira var. Bir tane fazladan söyledik anlaşılan. "Ele güne karşı yapayalnız" diyor sahne, "Böyle de olmaz ki" diye bağırıyorum. Peşinden "Nasıl da içtin insafsız!" esprisi bu kafayla bile kötü geliyor, susuyorum, kafamı yukarı kaldırıp, gülüyorum. Gülmenin sözlük anlamı bu... Mutluyum.

Gece çok geç artık...

"Bembeyaz tüyleri geceyi aydınlatıyor" demek abartılı tasvir olmayacak bir kurt köpeği Cadde'de koşuyor. Sahibi de peşinden. Her yerde, her müzikte oynayan insanlar var sağda solda. Her an birisi "Gel Allah aşkına, biz biliyoruz da mı oynuyoruz" diyecek gibi. Aynı kurt köpeği, bir hışım ters yöne geçip, ileriye oturuyor sahibiyle.

Işık yeterli değil ama fotoğraf çekiyorum. "Her şey bitsin o da olur" diyeceğini bildiğim için, ancak içimden "Bizim de" diyorum "olur mu bir kurt köpeğimiz?" Boynunda nazar boncuklu tasmasıyla... Ertesi gün sona ererken göreceğim öyle bir kediyi, kahve yudumladığım yerde. İşaret midir, nedir?

Meydan... Gündüz görürken ne kadar seviniyorsam, gece gördüğümde o kadar nefret ediyorum senden. "Ulan benim ne günahım var? Alt tarafı şehirsel bir yapıyım" deme. "Alamet-i farika" diye bir şey duydun mu sen? İşte ayrılığın o'su, sensin... "Akıllı ol da ayrılma madem" mi dedin? Haklısın, ne diyeyim...

"Gece inerken söner perde perde grubun rengi. Derken başlar semada saltanat. Ben ağlarım gülerken" diyordu, sevdiğim tarzın adını isim olarak alan şarkı... Gün ışıyor. Semada saltanat başladı. Tavşan bile daha huzurlu uyuyordur şimdi deliğinde. Ondan beter bir uyku benimkisi. Sultan Süleyman'a dünya kalmamış, sana bu gece mi kalacaktı gafil?

Otobüsteyim... Arkamdaki bebek, babasının kucağında ağlıyor. Annesi alıp bir ninni söylemeye başlayınca önce ağlaması duruyor, sonra da kesik hıçkırıkları.. Işıklar sönük. Ninni devam ederken, kafam önüme düşüyor.

Rüyamda iki basamaklı bir merdivende oturuyorum. "Ele Güne Karşı" çalıyor. "Bir tek bu albümü yok bende MFÖ'nün" diyorum. İki el alnımda biriken hafif teri siliyor. Kafamı yukarı kaldırıp, gülüyorum, hep gülüyorum...

Hiç yorum yok: