23 Aralık 2009 Çarşamba

İzmir Suikasti : İnfazlar - 1

Fasulyeden'in imtiyaz sahibi dea kardeşimin, bir diğer ekip blogu Pis Karga'ya gönderdiğim yazıyı aşağıda arz ederken, beni o sayfalara layık gördüğü için de vesileyle kendisine teşekkür edeyim. Biliyorum, "Kalbin kadar temiz bu sayfayı bana ayırdığın için teşekkür ederim" tadında, ortaokulluk bir girizgah oldu ama; dea gibi, Fenerbasket tayfası gibi, tuttuğunu koparan adamlarla birlikte bir şeyler yapıyor olmak, gurur verici iş vesselam... Telaffuz etmişken, Papazın Çayırı PVH'a, şafağı cart curt diyen neozepron'a, gemilerde talim eden tosun'a ve Tanjeviç'ten sıtkı sıyrılan Marko'ya da selam sarkıtalım. Buyrun...
-------------------------------
Yakın tarihin en çok tartışılan sayfalarından birisidir İzmir Suikasti.

Aşağıda alıntıladığımız kısım, Kandemir kitabı "İzmir Suikastinin İç Yüzü"nün birinci cildinin sonu. Başlık ise...

Sehpaya Giderken

13 / 14 Temmuz gece yarısı... Her zaman bu saatlerde derin uykusuna dalmış bulunan İzmir hapishanesi, eşi görülmemiş bir kaynaşma, faaliyet içinde çalkalanıyor. Bütün ışıklar yanmış, gardiyanlar ayakta, süngülü jandarmalar tetikte, memurlar masaları başında, Müdür Bey telefonu bırakıp, önüne konan evrakı imzalamakta, bir yandan da sağa, sola emirler vermekte... İstiklal mahkemesi hukuk müşaviri Nail Beyle Müddeiumumi Bey de burada... Onların da nefes alacak vakitleri yok... Yalnız, köşeye sinmiş, büzülmüş, süklüm, püklüm oturan imam efendi, sessiz, hareketsiz...

Nihayet hazırlıklar bitiyor, hapishane müdürünün verdiği emir üzerine baş gardiyan yanına aldığı yardımcıları ile suikast mahkumlarının bulunduğu tarafa doğru yöneliyor... Demir parmaklıklı kapıları açıp avluya, oradan da üstü açık koridorumsu aralığa varıyor. Gürcü Yusuf'un yattığı odanın kapısına dayanıyor. Gürcü Yusuf, ne oluyor diye kapıyı açıp karşısında gardiyanlarla jandarmaları görünce, baygınlıklar geçirerek, odadan çıkmak istemiyor. Sürüklene sürüklene götürülüyor. Müdürün odasına sokuluyor.

- Dinle mahkemenin hakkında verdiği hüküm okunacak... hitabiyle, hükmün okunuşunu, ne olduğunu, neye uğradığını anlayınca, feryadı basıyor:

- Yazık değil mi bana? Niçin böyle yapıyorsunuz? Beni affedin... Göreceksiniz Kafkasya'daki bütün müslümanlar sizi baş tacı ederler... Affedin.. Affedin!.

Teskin ediyorlar. Biraz kendine gelir gibi olunca soruyor:

- Asılacak yalnız ben miyim?

- Arkadaşların da beraber... cevabı üzerine, adeta ferahlıyor:

- Yaaa! Demek hep beraber... Öyle ise, şu kırk lira kadar paramı, size vereyim, Batum'daki çocuklarıma gönderin.. Okuyorlar fakirler!.. İşlerine yarar.. Diyor, imam efendinin, huzurunda eğiliyor, Kelime-i şehadet getirerek, tövbe ve istiğfar ediyor.

Arkasından, aynı şekilde baytar Rasim'i getiriyorlar. Kararı sükunetle dinliyor. Belli ki, kendisini felakete hazırlamış!

- Ne diyeyim, mukadderat... Memleket selamet bulsun, demekle iktifa ediyor.

Arif, metanetini muhafaza etmeye çalışarak sigarasını tüttüre tüttüre, bir eli arkasında, dalgın dalgın kararı dinlerken, ellerinin bağlanışı anında, birdenbire bağırmaya başlıyor:

- Ben Gazinin yirmi senelik arkadaşıyım. O beni affeder. Verin şuradan bir kağıt kalem; kendisine bir mektup yazacağım...

Kağıt kalem veriliyor, telaşla, şu mektubu yazıyor:

"Yirmi yıllık arkadaşınızım. Bir çok meydan muharebelerinde size fedakarane hizmet ettim. Ölüme yaklaştığım şu dakikalarda beni af edeceğinize eminim"

- Bu mektubu hemen kendisine ulaştırın...

- Peki, şimdi... Diyorlar.

Son dini vazifesini yaptırmak için kelime-i şehadet getirmesini söyleyen imam efendiye çıkışıyor:

- Ders verecek sen mi kaldın?.. Ben bilirim yapacağım işi, çekil sen işine bak!

Arif'ten sonra, İsmail Canbolat odaya alınıyor. Hiç telaşsız bir vaziyette kararı dinledikten sonra, sadece:

- Hay hay!.. diyor, cebindeki paraları memurlara veriyor ve sonuna kadar metanetini muhafaza ediyor.

Ondan sonra Halis Turgut getiriliyor. Kararı öğrenişini müteakip, usulen sorulan:

- Bir diyeceğiniz, vasiyetiniz var mı? Sualine şu cevabı veriyor:

- Çocuklarıma söyleyin, katiyen siyasetle uğraşmasınlar. Okusunlar, çalışsınlar, fikir adamı olsunlar. Yaşasın mefkurem. Payidar olsun Türklük! Bir Türk, Türklüğe nasıl fenalık yapar?

Rüştü Paşa pek bitkin vaziyette kararı dinlerken:

- Elli dört yaşındayım.. Küreğe konulmuş olsaydım, çok ızdırap çekerdim. Bu şekilde kurtuluyorum. Fakat bu cezaya müstahak değilim. Masumum.. Bir gün elbette anlaşılacaktır. Ancak o zaman ruhum şad olur. Son dakikasında insan yalan söyleyebilir mi? Vallahi İzmir suikastından haberdar değildim. Ankara'dakinden haberim var. Fakat o zaman da haber alınca Şükrü'ye:

- Bütün muhalif mebusların hayatı ile oynuyorsun, muhalefete kastediyorsun. Diye mani olmak istemiştim. Suçum bu mu? Böyle bir adam asılır mı? Diyordu.

Abidin Müdürün odasına girer girmez:

- Buraya bu vaziyette gelecek adam değilim... Yatağımdan palas pandıras kaldırıp getirdiler, kıyafetim perişan. Elbisemi giyeyim.. Diye özür diliyordu.

- Söyleyecek başka bir şeyiniz var mı? Sualine de, ters bir eda ile:

- Hayır. Söylenecek şeylerin hepsini söyledin. Anlatamadım. Şimdi, ne isterseniz yapın. Kuvvet sizde... mukabelesinde bulunmuştu.

Sarı Efe Edip, kararı sükunetle dinlemiş, mırıldanmaktan başka bir şey yapmamıştı. Ziya Hurşid uykuda idi. Uyandırılınca karşısındakilere son derece soğukkanlı, hatta neşeli görünerek:

- Anladım... Telaş etmeyin!.. Hele bir hazırlanayım!. Diye ağır ağır giyinmiş, kolonyasını sürünmüş, ipekli mendilini itina ile düzeltmiş.. ve buyurun... gidelim... diye gittiği Müdürün odasında da bir koltuğa oturup, bacak bacak üstüne atarak, mütebessim bir çehre ile hükmü dinlemiştir. Hükmün okunması bitince:

- Hepsi bu kadar mı, başka bir şey yok mu? diye soran Ziya Hurşid'e bu kadar olduğu söylenince, arkadaşlarını merak ederek onların ne olduğunu sormak istemiştir. Onların da aynı cezaya uğradıklarını anlayınca; Galiba bazıları idama müstahak değildi. Herhalde bir yanlışlık olmalı... diyerek, ayağa kalkmış, cebindeki iki yüz lirayı hapishane Müdürü Nuri Bey'e vererek:

- Bunu ağabeyim Faik'e verin, kabrime şerefime mütenasip bir mezar taşı diktirsin. Vasiyetim bu. Nuri Bey vasiyetimi yerine getirmezsen, bak karışmam, yarın öbür dünyada iki elim yakandadır. Sana da orada suikast yaparım, hem de elimden kurtulamazsın!

Güle güle, imam efendinin telkinini dinlemiştir. Hafız Mehmet, kendinden geçmiş bir perişanlıkta idi. Zaten cüssece ufak tefek bir adam olduğundan, büsbütün erimiş, ufalmış, çökmüş gibiydi. Tesbihini çeke çeke, mırıldana, mırıldana şaşkın şaşkın bakınarak; sürüklenir bir vaziyette odaya girip de:

- Zaten tahmin ettiği, idam hükmünü öğrenince "Eyvah!" diye sarsıldı. Su verdiler. Titreyerek elindeki bardağı güç halle dudaklarına yaklaştırdı, döke saça yudumlarken tıkanıyorum, diyordu. İmam efendiye sokuldu. Bir şeyler söyledi. Oturdu, kalkmadı bir türlü kendine gelmedi.

İçlerinde hissini belli etmeden, adeta taş gibi duran ve ve bütün sorulan, söylenen şeyleri duymamazlıktan gelerek, sehpaya kadar hayret edilecek bir inat veya acı ile cansızmışçasına donup kalan yalnız Şükrü idi. Siyaset meydanına ilk sevk edilen de o oldu ve nedendir, nasıl oldu bilinmez, bütün idam mahkumları her zaman, her yerde, asılacakları yere kapalı araba ile götürüldükleri halde Şükrü: - kapalı şöyle dursun- arabaya bile bindirilmemiş, ta hükümet meydanına kadar muhafızların ortasında ve bilekleri kelepçeli, üstü beyaz gömlekli olduğu halde yaya götürülmüştü, yine çok garip bir tecellidir ki bu sabık maarif nazırı, son nefesinde hiçbir mahkumun başına gelmemiş olan bir felakete daha uğrayarak ölüm raşesini birbiri ardı sıra iki defa duymuş, azrailin elinden iki defa geçmiştir.

- 1. Bölüm Sonu -

2 yorum:

PVH dedi ki...

Saygilar bizden abi. Blogun geri gelmesi super sahane muazzam oldu. Uzulmutuk valla gidince.

Dea Demyra dedi ki...

eyvallah abi... benim için de bıkmadan, usanmadan, her konuda yanımızda olman büyük bir sevinçtir...