17 Kasım 2009 Salı

Tetumsa Tetum!

Aziz Nesin'den, sıkıyönetimin efsane (!) adamı Faik Türün'e bir mektup.
------------------------------------------
Tüccar Bay Rıza Altmışaltı’dan, eski sıkıyönetim komutanı ve eski Istanbul senatör adayı General Faik Türün’e:

Muhterem Paşam Efendim,

Bendenizi tanımazsınız. Zatıâlinizi ise bütün memleket ve bilhassa bütün Istanbul’da yaşayanlar gibi biz de çok iyi tanımaktayız. Ve hatta zatıâlinizin bütün dünyada tanınmasına kıl kalmışken, kadr-i kıymetinizi, sıkıyönetim komutanlığınız zamanındaki idare ve dirayetinizi, memleketi az kalsın kurtarmak için gösterdiğiniz gayretinizi ve bu bakımdan halisane niyetinizi ve daha bin türlü meziyetinizi maalesef Istanbul seçmenleri takdir etmeyerek, seçimlerin fiyaskoyla sonuçlanması ve iki millî partimizin birden sizi aday göstererek çift desteklerine rağmen - tabirimi mazur görünüz - zatıâlinizin bozum olması, itimat buyurunuz ki, her vatansever memleket evladı gibi, bizleri de son derecede müteessir etmiştir. Zatıâliniz elinizden geleni yaparak ve elinizden geleni ardınıza koymayarak, “Babanın adı Hıdır, elinden gelen budur!” dedikleri gibi, bütün hakikatleri halka anlatmaya çalıştınız ve zatıâlinizi seçmedikleri takdirde seçmenlerin başına gelecek olan büyük tehlike ve belâları anlattınızsa da, maalesef halk cahil olduğundan sizi anlayamadı. Her zaman da böyle olmuştur; ne zaman halkı kurtarmak isteyen biri ortaya çıksa, halk onu anlamamıştır. Üzülmeyiniz paşam efendim, her kurtarıcının başına böyle şeyler gelebilir. Ve esasen bendeniz de bu mektubu bu münasebetle yazmaktayım. Mektubumla sizi rahatsız etmekten ve emekli bulunduğunuz şu rahat günlerinizde pek kıymetli olan boş zamanınızı almaktan maksadım, seçimden eli boş çıktınız diye zatıâlinizi - haddim olmayaraktan - teselli etmeye kalkmak değil, bilakis size olan teşekkür borcumu yerine getirmektir. Bendeniz, zatıâlinize minnettar olan onbinlerce Istanbulludan yalnızca biriyim.

Müsaade buyurursanız evvela kendimi takdim edeyim. “……”li, Altmışaltı oğullarından Faik bendeniz. Ata-baba mesleği olarak çok eski tarihtenberi ticaretle uğraştığımızdan ve işimizi genişletmemiz sebebi ile ve bulunduğumuz yerin zamanla ticaretimize dar gelmesinden ve ailemizin sosyal seviyesiyle mütenasıp olmamasından dolayı, bundan takriben otuz sene evvel Istanbul’a gelip yerleşerek işimizi ve ticaretimizi büyütüp, hamdolsun memleketin kalkınmasına da naçizane hizmet etmekteyiz.

Zatıâlinizin memlekete sayılamayacak kadar çok sayıda ve çok büyük hizmetleriniz olduğunu bilen bir vatandaşınız olarak, müsaade buyurursanız şunu arzetmek isterim ki, zatıâlinizin Istanbullular’a en büyük iyiliğiniz, nüfusumuzun artmasında gösterdiğiniz fevkalâde muvaffakiyettir. Nüfusumuzun artmasına bizzat zatıâlinizin de gayret göstererek katkıda bulunduğunuzu kastetmiyorum yalnızca. Zatıâliniz bizzat nüfusu artırmakla kalmayıp, bu hususta otoritenizi kullanıp, bütün Istanbulluları da zorlayarak nüfusun artmasında en büyük âmil oldunuz. Sağolunuz!

Son nüfus sayımında görüldü ki, Istanbul’un nüfusu 3 milyondan 4 milyona fırlamıştır. Bu fırlama neden oldu? Maalesef bugüne kadar bunun hakikî sebebini araştıran olmadığı gibi, bundan sonra da olacağını zannetmediğimden, bu işe bizzat teşebbüs etmiş bulunuyorum.

Istanbul nüfusunu ne yapıp da arttırdığınızın - affınıza mağruren söylüyorum - belki zatıâliniz bile farkında değilsinizdir. Sizin sıkıyönetim komutanlığınız zamanındaki yüksek icraatınız olmasaydı, Istanbul bugün hâlâ ancak ikibuçuk-üç milyon nüfuslu bir şehir olarak kalacaktı.

Nüfus fırlamasının hakikî âmilinin zatıâliniz olduğunu bilmeyenler, Istanbul’daki nüfus artışını, endüstrinin gelişmesi, topraksız ve işsiz köylülerin canlarını büyük şehire atmaları, Istanbul’un avantajlarından yararlanmak isteyenler akını vesaire gibi, tamamiyle solcuların uydurdukları ıvırzıvır sebeplerle izah etmektedirler. Halbuki, hakikî sebep zatıâlinizsiniz! Istanbullu olarak bu iyiliğinizi unutmayacağız.

Her ne kadar birtakım solcular, işkence edebiyatı yaparak, tırnak söktürmek - yok yani bunlara manikür mü yaptıracaktınız! - ve solcuları elektriğe tutmak vesaire gibi gayriinsanî muamelelerin faili olarak zatıâlinizi gösterip hakikatları örtbas ediyorlar ve meyvalı ağaca taş atıyorlarsa da, emin olunuz ki, tarihe, Istanbul’un nüfusunu arttıran kişi olarak geçeceksiniz. Solcuları elektriğe tutmak mı? Paşam efendim, Istanbul’da elektrik olsa, ne diye solcuları elektrikliyecekmişsiniz, oturur televizyon seyredersiniz. Evinde elektrik olan her Istanbullu bilir ki, Istanbul’daki elektrik cereyanı varla yok arası bişeydir. Bendeniz, Türkiye’de ilk elektrikli tıraş makinesi kullanmış olmakla iftihar ederim. (Çünkü ilk olarak bizim firma ithal etmiş ve bendeniz eşantiyon maksadıyla gönderilen tıraş makinesini kullanmıştım.) Lakin, elektrikli hiçbir âlet ve cihaz kullanılmadığı gibi, elektrikli tıraş makinesi de kullanılamaz olmuştur. Gerek şehir cereyanındaki voltaj düşüklüğü ve gerekse cereyanın bir gelip bir gitmesi yüzünden, elektrikli tıraş makinesi sakalımın kıllarını, tıpkı bir cımbız gibi, tek tek yolabilmekte ve canımı acıtmakta olduğundan artık elektrikli tıraş makinesi kullanmaktan vazgeçmiş bulunuyorum. İşte böyle varlığıyla yokluğu arasında fark olmayan elektrik cereyanıyla nasıl olur da işkence yapılabilir! İddianın yalan olduğu meydandadır.

Ben sizin asıl nüfus artışındaki rolünüzü izah etmek istiyorum.

Bir sabah yazıhanemin bulunduğu hana geldiğimde, sizden iyi olmasın, gayetle iyi bir komşum olan tüccar bir yahudi yazıhaneme koşup gelerek bendenize “Sıkı mı yotun” deyince tepem attı, - affedersiniz - çok kızdım. Yahudi tüccar korku içinde titriyerek “Sıkı mı yotun!” diye tekrarlayıp duruyordu. Neden sonra, yahudi komşumun, Türkçesi birazcık bozuk olduğundan, “Sıkıyönetim” demek istediğini anladım ve hiddetim geçti. İşte, sıkıyönetimin ilân edildiği ve zatıâlinizin sıkıyönetimin başına geçtiğiniz müjdesini o yahudi tüccar komşumdan böylece öğrenmiş oldum.
Solcular, sizin sıkıyönetim komutanı olarak Istanbullulara evlerinden çıkma yasağı koyup üç milyon Istanbulluyu evlerine hapsettiğinizi, koskoca Istanbul şehrini hapishaneye çevirdiğinizi, üç-beş delikanlıyı aramak için bu yaptığınızın hiçbir ülkede yapılmadığını ve tarihte görülmediğini söylüyorlar ki, solcuların söylediği tek doğru söz işte budur. Ne var ki, sıkıyönetim zoruyla evlerinde dinlendirdiğiniz için size teşekkür edecekleri yerde, “Koskoca Istanbul’u hapishaneye çevirip bir de o Istanbullulardan seçimde nasıl oy isteyebiliyor, amma da cüret haaa!” diyerek aleyhinizde propaganda yapmışlardır.

Hepimizi evlerimize tıktınız da kötülük mü yaptınız! “Zaten bu insanlara iyilik yapılmaz” diyen ne doğru demiş. Sıkıyönetim komutanlığınız zamanında birer ikişer günden üç kere koyduğunuz evden çıkma yasağı yüzünden Istanbul’un nüfusu 3 milyondan birden 4 milyona fırlamıştır. İki-üç kere daha evden çıkma yasağı koysaydınız, hiç şüphesiz bugün Istanbul’un nüfusu belki on milyon olacaktı. Ey serdar, Istanbul sana minnettar!

Karadenizli karıkocanın macerasını, yüksek müsaadenizle, anlatacağım paşam efendim. Bir Karadenizli genç karıkoca, tarlada çalışırken birbirlerine darılmışlar. Akşam olunca evlerine dönmüşler. Hiç konuşmadan yemeklerini yiyip yatağa girmişler. Ama yatakta bu kadar birbirine yakın olup da konuşmamak mümkün değil. Genç koca, yatağın içinde karısına birazcık yanaşıp “Kız Ayşe...” diye söze başlamak istemiş. Ayşe nazlanarak biraz kocasından uzaklaşıp, “Sen pağa pugün tarlada eşşek tetun!” demiş. Kocası biraz daha karısına yaklaşıp, “Temetum...” demiş. Ayşe, “tetun işte, tetun...” deyip yine kocasından uzaklaşmış. Biri “temetum...” deyip yaklaşıyor, öbürü “tetun...” deyip uzaklaşıyor. “Eşşek tetun....”, “Vallahi temetum kız...”, “Tetun işte...” Ayşe uzaklaşa uzaklaşa duvara dayanmış. Daha uzaklaşacak yer yok... “Tetun...” “Temetum...” Derken delikanlı gittikçe hızlanarak, “Tetumsa tetum... Tetumsa tetum... Tetumsa tetum....” demeye başlamış.

Arzetmek istediğim şu ki, kadınla erkek bu kadar birbirine yakın olunca hiç yoktan bir bahane uydurup kavga eder, darılırlar. İki insan karşıkarşıya boyuna dargın duramayacağından barışmak zorundadırlar. Bilmem durumu izah edebildim mi?

Kendimden misal vermek istiyorum. Allah’ın bildiğini, siz sıkıyönetim komutanından saklayacak değilim. Bendeniz, her ne kadar tüccarsam da sosyal adalete inanmış bir kimseyim. Her işçinin zamanı gelince emekli olması hakkıdır. Kadınların da işçiler gibi - doğum vesair sebeplerden erken yıprandıklarından - daha erken yaşta çürüğe ayrılmaları haklarıdır. Bendeniz, nikâhlı karımla otuzbeş yıldanberi evli bulunduğumdan ve yalnız nikâhlı karımdan yedi çocuğum bulunduğundan, insan haklarına riayet etmek için beş senedenberi karımın dinlenmesi için - çok affedersiniz - medenî nikâhsız bir vaziyette başka bir hanımla hayatımı birleştirmiş bulunuyorum.

Zatıâliniz sıkıyönetim komutanı olaraktan bütün Istanbulluları evlerinden dışarı çıkmamaya mecbur edince ve evlerin de teker teker aranacağını bildirince, bendeniz de çocuklarımın doğup büyüyüp terkettikleri ve nikâhlı karımın yaşadığı eve, yani kendi evime, gitmek mecburiyetinde kaldım. Polis ve askerler baskın verdiklerinde, metresimin evinde bulunmamın itibarımı sarsacağını düşündüm. Bundan başka, metresimin kocası da, “Herkes kendi evinde bulunacak!” diye emriniz gereğince evine gelmek zorundaydı. İşte böylece, Istanbulluları evlerine hapsettirdiğiniz o gün, ben de karımla evimde başbaşa kaldım. Vakit geçirmek için banyoya girip yıkanmak istedimse de, evlere kapatıldığımız yetmiyormuş gibi, o gün sular da kesilmiş olduğundan yıkanamadım. Elbet, suların kesilmesi sizin emriniz değildi. Meşgul olabilmek için mutfağa girip yemek pişirmek istedimse de, havagazı da kesilmiş olduğundan, yemek de pişiremedim. Ona buna, eşe dosta telefon ederek vakit geçireyim diye düşündümse de, telefondan düdük sesi bile gelmiyordu, telefonlar da kesikti. Vakit öldürmek için hiç olmazsa radyo dinliyeyim dedim, ama maalesef dinleyemedim. Radyo da, istasyondaki teknik arıza yüzünden çalışmıyordu. Az kalsın patlayacaktım. İyi ki aklıma televizyon geldi, karşısına oturur, televizyon seyrederdim. Ama nerde efendim, elektrikler kesik olduğundan televizyon da çalışmıyordu.

Muhterem paşam efendim; sular kesik; elektrikler kesik, havagazı kesik, radyo kesik, telefon kesik, televizyon kesik, bu durumda yerimizde siz olsanız ne yapardınız? Karımla kavga etmeye başladık... Başladı dırdıra: “Sen bana ihanet ediyorsun...” Alttan alıp “Etmiyorum...” dedim. Başka ne diyeyim, “Seni çürüğe çıkarıp emekliye ayırdım...” denmez ya! “Ediyorsun!” dedi. Nezaketle “Etmiyorum ulan!” diye bağırdım. Her ailede, her evde olduğu gibi kavga başladı. Doğrusu bendenizin “Ettimse ettim... Ettimse ettim...” demeye hiç niyetim yoktu. Ağız kavgasından sonra karım darıldı. O dargın, ben dargın... Bir evin içinde bir karıkoca yirmidört saat nasıl dargın durabilir? İster istemez barışmamız gerekiyordu. Hem vallahi, hem billahi, içimde hiçbir kötü niyet yoktu. Biraz saçını, yanağını okşayayım, biraz öpüp seveyim de, gönlünü alıp barışayım dedim... Evet, işte böyle başladı ve böyle oldu.

Sizin Istanbul’u hapishane yaptığınız o gün, karım sekizinci çocuğumuza gebe kaldı. Bu sebeple karım size minnettardır muhterem paşam efendim. Üstelik karım, çocuğun adını kız doğurursa Faika, oğlan doğurursa Faik koyacağını söyledi. Şimdi bizim Faik üç yaşındadır. Birgün elinizi öpmeye getireceğim efendim.

Sıkıyönetimin ilân edildiğini bana “Sıkı mı yotun” diye müjdeleyen komşum yahudi tüccar, ilk eve hapsedildiğinde tutturamamış, ama ikinci eve hapsedilişimizde, onun da karısı gebe kalmış. Bana dediğine göre, karısının leblebi gibi yuttuğu nüfus kontrol hapları bile işe yaramamış. Yahudi komşum, suları, elektrikleri, havagazını, telefonu, radyoyu, televizyonu kesip, insanları evine hapsedip, sıkıyönetimin insanlara zorla çocuk yaptırdığını söylüyordu ve yanlış söylediğini de bilmediğinden çocuğun adını “Sıkı mı yotun” koymak istiyordu da ben engel oldum.

Sıkıyönetim komutanlığınız sırasında, iki-üç delikanlıyı aramak için Istanbulluları üç kere evlerine hapsettirmeniz sebebiyle Istanbul’un nüfusu birdenbire bir milyon daha fırlayarak dört milyona yükselmiştir. İlk hapisliğinde tutturamayanlar, ikincisinde, üçüncüsünde tutturarak çocuk sahibi olmuşlardır. Bu iyiliğiniz hiçbir zaman unutulmayacaktır.

Ey serdar, Istanbullular sana minnettar!
En derin hürmetlerimi takdim ederim paşam efendim.

Bahçekapı, Keser Han, 3. Kat
No. 97 İthalat-İhracat
Temsilcilik ve Komisyon işleri
Rıza Altmışaltı

Hiç yorum yok: